.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 YUVARLAK PİYANGO
.

Gördüğü rüyadan söz ediyor kantinde çalışan Mesut ;

 

”Rüyamda sayısaldan 500 milyar çıkmıştı bana,rakamları da hala aklımda şimdi oynayacağım!” diyor.Sonra devam ediyor : “Senin de hayatını kurtaracağım kardeşim sıkma canını “ diye bir de kahkaha patlatıyor.Para hayat kurtarır mı diye soruyorum Mesut’a.”Belki kurtarmaz ama en azından daha iyi yaşayacağım” diyor. Nedir peki iyi yaşamak diye bir kez daha soruyorum,bu kez sessiz kalıyor.

 

Bana dönüp “ Peki sence nedir iyi yaşamak ? “diyor.

 

“ Yaşamak her şekilde kötüdür. “ diyorum ve susuyoruz…

 

Sessizliği ; “Bir cam bardak çay yapıyorsun Mesut “ cümlesi bozuyor…

 

Evet diyorum içimden ; “ 500 milyar için ; 1 milyon 250 bin tane daha cam bardakta çay yapıyorsun Mesut…” Matematiği çarpım tablosunu gördüğüm ilk günden beri sevmiyorum.

 

Aynı gün eve doğru yürümeye başlıyorum ; dalgın,aptal,uyuşuk,bezgin ve düşünceli…Derken ürkütücü bir ses duyuyorum ve dizimin hemen yanında siyah bir tampon gülümsüyor bana.Bana çarpmasından yakayı son anda sıyırdığım için sevinmiyor,yürürken düşündüklerimi o aptal fren sesiyle bozduğu için kızıyorum o lüks jeep’e...Kafamı kaldırdığımda arabayı kullanan erkeğin yanında,3 senedir görmediğim o meşhur İzmirli güzelin olduğunu fark ediyorum.Hayat gerçekten bir kaza diyorum içimden.

 

Okula geldiğim ilk yıldı.Yaz ayları dahil nerdeyse o senenin tamamını kendi bölümümdeki sınıflarda değil,onun bulunduğu bölümdeki kantinde geçirmiştim.Çok iyi iki arkadaş olmakla birlikte,bir de sükse yaratan arkadaş grubumuz vardı.Herkesin dilindeki o piyasa kelimesi var ya işte aynen öyle ; o günkü döviz kurlarını biz belirliyorduk.Okulun en güzel hatunlarının içinde bazen tek erkek olarak bulunmaktan dolayı, zaman zaman hem cinslerimi sinirlendirdiğim için üzgünüm.Ama hayatın hepimize kıyak geçtiği ; geçici dönemler vardır.Bu da onlardan biriydi hepsi bu.

 

Sonraları suyun rengi değişti tabi.Dedemin büyüdüğü köydeki dereler geliyor şimdi aklıma.Açık ve güneşli günlerde berrak, lakin yağmur yağdığında çamur rengine dönüşüp kirlenen o dereler…Yağmurlu saat dilimleri ; yani kapalı,iç karartıcı hatta kimine göre kötü bir gün kırıntıları…İşte o vakitlerde değişiyordu suyun rengi.

 

İnanın mümkün olduğu kadar basit yazacağım ; çok basit.Edebiyat falan yaptığım yok.O berrak suyun rengi çamura dönerken ; bizim İzmirli meşhur güzel,sevgili tercihlerini özellikle arabası olan şahsiyetlerden yana kullanmaya başlamıştı.Karşıma aldım onu ve sordum.Bu seçimin nedenini öğrenebilir miyim dedim.

 

”Aptal olmasınlar Tunç,ben onların parasını yiyorum “ dedi.Bunu duyduktan sonra,ona söyleyeceğim yalnızca birkaç cümle kalmıştı artık ;

 

“Para için bedenini satanlara fahişe diyoruz değil mi ? Peki ya senin gibi ; para için ruhunu satanlara ne demem gerekiyor ? Adını ben koyamadım ama sanırım fahişeler senin yaptığından daha onurlu bir iş yapıyorlar “ dedim…Dedim ve üç sene geçti.Yine aynı o ama bu sefer “YENİ” bir araba…    

 

Gördün mü Mesut ? Hayat aslında durmadan kendini tekrarlayan ve dün yaptığını bugün de yaparken ; sana “YENİ” diye yutturan ve ne kadar ilerlesen de elinde sonunda seni başladığın noktaya getiren o güzelim çember dünyanın,bir daire süsünde içi doldurulmuş hali…

 

Mesut bazıları işi Tanrı’ya bırakmıyor senin gibi , bak İzmirli güzele kendi sayısal lotosunu kendi yaratıyor ; çekilen 6 topla değil ama göğsündeki 2 topla… Fark eder mi canım kardeşim Mesut ,dünya başlı başına bir top olduktan sonra…Sevgili Türkçem nereye çeksen uzuyor.    

 

Unutmadan bir de bana bugün “ Baba sen ne yazıyorsun ya “ diye sormuştun.

 

Ben de sana “ Ne bulursam Mesut “ demiştim…

 

                                                     * * *

 

CUMALI RO-BİNSON ‘ DAN , CUMARTESİLİ RO-MEO ‘ YA

 

Hafta sonunda iş başı yapan hayat için :

 

Uzun bir aradan sonra İstanbul’u ziyaret ediyorum.12 yıldır görüşemediğim fakat sevgisinden hiçbir zaman ödün vermediğim,sevgili dostum Muzo’yla başlıyor cumartesi…Daha önce hiç görmediği Beyoğlu’ndaki malum “tünel” diye tabir edilen o tatlı sokağı gezdiriyorum ona ve sonra da Cihangir…Komşu fırının fıstıklı kurabiyesi,vişneli mekikleri ve nefis tomurcuklu çayı eşliğinde kardeşim Muzo’yla derin bir sohbete koyuluyoruz.Sonuç mu ? 264 numaralı öğrenci, seni çok özlemiş kardeşim…

 

Ve gece…

İnsan olduğumu unuttuğum için ; çok sesli bir müzik eşliğinde yıllardır bu kadar kalabalık bir ortamda bulunmamıştım.Dostum Rehayla ve bir saatte üç kere “Nasılsın Tunç,ne zaman geldin Tunç” diye soran Ethemle,bir gecede ; üç yıldır gülmediğim kadar gülüyorum.( Devlet Tiyatrosu ülkemize gerçek bir fenomen aynı zamanda komedyen kazandırmıştır ; Ethem Nadir Tuncel…O, Yıldız Kenter’in yetiştirdiği yaşayan en büyük flüt virtiözü,dünya tatlısı insan ).

 

Beste bir İtalyanla tanışıyor o gece ve aşık olduğunu söylüyor.Bir yandan da ağlayarak ben ne yapmalıyım diye bana soruyor.Tuba benim yanımda.Matmazel Damla az önce salsasını tamamladı ve masama oturdu.Dans için ; ”Bir Fransıza göre çok başarılı” diyorum ona ve gülüyoruz.Derken bir yandan Paris hakkında konuşuyor,diğer yandan bana imkansız aşkını anlatmaya başlıyor.Sanırım en neşeli olan Zeynep’ti.Bir de o geceden önce hiç tanışamadığım, dergiden iş arkadaşım Meltem’in güler yüzü…

 

Tuba, Meltem’e dönüp “ Tunç doğru düzgün uyumaz,uykusu da gelmez”diyor…

 

Meltem “ Nasıl ya “ diyor ve gülüyor.

”Günde ortalama kaç saat uyuyorsun  Meltem “ diyorum.” Sanırım 8 saat “diyor.

 

Kaç yaşındasın diye sorduğumda 24 diye cevaplıyor.

 

”Sana o 24 senenin, aslında 16 senesini yaşadığını ve 8 senenin yatakta uyuyarak geçtiğini söylesem ne dersin ? Çok basit bir matematik hesapla anlayacaksın “ diyorum.

 

“Sen çok tehlikelisin, seninle baş edemem “ diyor ve gülüyor.

Dedim ya ; matematiği çarpım tablosunu öğrendiğim ilk günden beri sevmiyorum.

    

İlerleyen saatlerde ortama diğer oyuncu arkadaşlar Altan ve Cemil de katılıyor.Cemil, Şahan’ın kanatları altında uçtuğu için , Altan ise son başrolünden dolayı kasıntı bir vaziyetteler.Yine de iyi çocuklar iyi…

 

Başında tacıyla masamıza geliyor kral Fırat ve ona aynen şöyle diyorum ;

 

“Ne ben Sezarım

Ne de sen Britüssün

Ne ben sana kızarım

Ne de zatın zahmet edip bana küssün

Artık seninle biz düşman bile değiliz.”  

 

Elimi sıkıyor Fırat ve gülüyoruz.

Sonra etrafımdaki oyuncu arkadaşlarıma dönüp,parmaklarımı gösterdikten sonra ;

“Benimle iyi geçinin çünkü geleceğiniz bu parmaklarda saklı “diyorum ve gülmeye başlıyoruz.Tuba ; “ Bunları yazmayacaksın değil mi Tunç “ diye soruyor.”Tabi ki yazacağım “ diyorum…Çünkü “ Hayattan daha iyi bir roman henüz yazılmamıştı...”

 

Sonra Cambaz’ın işletmecisi Ufuk yanıma gelip “ Üstat seni çevrendeki kadınlardan kurtarmaya geldim “ demeye çalışıyor ve koyu bir müzik sohbetine dalıyoruz.O an için bir erkek sesine ne kadar muhtaçmışım anlıyorum.Bu yıl İstanbul film festivalinde gösterime girecek olan “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları “ isimli filmden konuşmaya başlıyoruz Ufuk’la.Nezih Ünen’in bu projesini anlatmaya başlıyor ve Ufuk’un evindeki 60 bin parçalık mp3 arşivinden bahsederek sohbeti noktalıyoruz.

 

Annem beni beklerken uyuyakalmış.Sabaha karşı eve girdiğim için ; “ Sen zaten bizi görmeye değil arkadaşlarını görmeye gelmişsin “ diyerek serzenişte bulunuyor ve niye geç kaldığımı soruyor.Bir filmden söz çalarak ; ”Hiç gelmemekten iyidir geç kalmak “ anne diyorum ve annemi öpüyorum.

 

Ve sırt çantam ve ıslak pazar…Yine dalgın,aptal,uyuşuk,bezgin ve düşünceli bir halde feribota yetişmeye çalışırken,Doğu şivesinde bir ses geliyor kulağıma “ Islanmaya değer mi , al 3 lira… “ Şemsiye satmak için başarılı bir strateji diyorum içimden.Ve bu şehre veda ettiğim her anda kendimi ağlarken buluyorum.Gitmek zorundayım İstanbul,seninle bir geceden fazla sevişemem.

 

İki adım daha atsam düşecek gibiydim,beynimin nefes alması için karalamam gerekiyordu o an,oracıkta.İşte yazılanlara ve yazanlara imrenen insanlar ; yazmak böylesine acizce,böylesine çekilmez ve öldürücü bir şey.Yanımda bir kağıt bulamadım.Apar topar gördüğüm ilk büfeden bir kese kağıdı istedim ve sigara tablamın üstüne kese kağıdını koyarak bu satırları yazdım.Henüz ölmemiştim…

 

Otobüse bindiğimde cam kenarından,elindeki maşayla gözlemeleri yanmasın diye çeviren bir adama ilişti gözlerim.Yaptığı işten keyif alırken gülümsüyordu.Ve otobüs hareket etmeye başladı.İçimden diyorum ki ; “ O gözleme pişiren adam,hayatı boyunca benden daha mutlu yaşayacak biliyorum…”     

 

                                                  * * *

Ve bir şiir ;

 

Yanarken umutlarımız gökten yüzünü kaplıyordu İS

Güneş çekerken fermuarını sabahın koynundaydı TAN

O deniz beni istemedi sevgilim , bu şehrin adını sen BUL 

 

T.A.

 

Ve bir soru ;

 

( Esra Barsbay ve Zeynep Durul bu yazıda neden yok ? )
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


.

.

.