|
Gördüğü rüyadan söz ediyor
kantinde çalışan Mesut ;
”Rüyamda sayısaldan 500
milyar çıkmıştı bana,rakamları da hala aklımda şimdi
oynayacağım!” diyor.Sonra devam ediyor : “Senin de
hayatını kurtaracağım kardeşim sıkma canını “ diye bir
de kahkaha patlatıyor.Para hayat kurtarır mı diye
soruyorum Mesut’a.”Belki kurtarmaz ama en azından daha
iyi yaşayacağım” diyor. Nedir peki iyi yaşamak diye bir
kez daha soruyorum,bu kez sessiz kalıyor.
Bana dönüp “ Peki sence
nedir iyi yaşamak ? “diyor.
“ Yaşamak her şekilde
kötüdür. “ diyorum ve susuyoruz…
Sessizliği ; “Bir cam
bardak çay yapıyorsun Mesut “ cümlesi bozuyor…
Evet diyorum içimden ; “
500 milyar için ; 1 milyon 250 bin tane daha cam
bardakta çay yapıyorsun Mesut…” Matematiği çarpım
tablosunu gördüğüm ilk günden beri sevmiyorum.
Aynı gün eve doğru
yürümeye başlıyorum ; dalgın,aptal,uyuşuk,bezgin ve
düşünceli…Derken ürkütücü bir ses duyuyorum ve dizimin
hemen yanında siyah bir tampon gülümsüyor bana.Bana
çarpmasından yakayı son anda sıyırdığım için
sevinmiyor,yürürken düşündüklerimi o aptal fren sesiyle
bozduğu için kızıyorum o lüks jeep’e...Kafamı
kaldırdığımda arabayı kullanan erkeğin yanında,3 senedir
görmediğim o meşhur İzmirli güzelin olduğunu fark
ediyorum.Hayat gerçekten bir kaza diyorum içimden.
Okula geldiğim ilk
yıldı.Yaz ayları dahil nerdeyse o senenin tamamını kendi
bölümümdeki sınıflarda değil,onun bulunduğu bölümdeki
kantinde geçirmiştim.Çok iyi iki arkadaş olmakla
birlikte,bir de sükse yaratan arkadaş grubumuz
vardı.Herkesin dilindeki o piyasa kelimesi var ya işte
aynen öyle ; o günkü döviz kurlarını biz
belirliyorduk.Okulun en güzel hatunlarının içinde bazen
tek erkek olarak bulunmaktan dolayı, zaman zaman hem
cinslerimi sinirlendirdiğim için üzgünüm.Ama hayatın
hepimize kıyak geçtiği ; geçici dönemler vardır.Bu
da onlardan biriydi hepsi bu.
Sonraları suyun rengi
değişti tabi.Dedemin büyüdüğü köydeki dereler geliyor
şimdi aklıma.Açık ve güneşli günlerde berrak, lakin
yağmur yağdığında çamur rengine dönüşüp kirlenen o
dereler…Yağmurlu saat dilimleri ; yani kapalı,iç
karartıcı hatta kimine göre kötü bir gün
kırıntıları…İşte o vakitlerde değişiyordu suyun rengi.
İnanın mümkün olduğu kadar
basit yazacağım ; çok basit.Edebiyat falan yaptığım
yok.O berrak suyun rengi çamura dönerken ; bizim İzmirli
meşhur güzel,sevgili tercihlerini özellikle arabası olan
şahsiyetlerden yana kullanmaya başlamıştı.Karşıma aldım
onu ve sordum.Bu seçimin nedenini öğrenebilir miyim
dedim.
”Aptal olmasınlar Tunç,ben onların parasını yiyorum “
dedi.Bunu duyduktan sonra,ona söyleyeceğim yalnızca
birkaç cümle kalmıştı artık ;
“Para için bedenini
satanlara fahişe diyoruz değil mi ? Peki ya senin gibi ;
para için ruhunu satanlara ne demem gerekiyor ?
Adını ben koyamadım ama sanırım fahişeler senin
yaptığından daha onurlu bir iş yapıyorlar “ dedim…Dedim
ve üç sene geçti.Yine aynı o ama bu sefer “YENİ”
bir araba…
Gördün mü Mesut ? Hayat
aslında durmadan kendini tekrarlayan ve dün yaptığını
bugün de yaparken ; sana “YENİ” diye yutturan ve
ne kadar ilerlesen de elinde sonunda seni başladığın
noktaya getiren o güzelim çember dünyanın,bir
daire süsünde içi doldurulmuş hali…
Mesut bazıları işi
Tanrı’ya bırakmıyor senin gibi , bak İzmirli güzele
kendi sayısal lotosunu kendi yaratıyor ; çekilen 6
topla değil ama göğsündeki 2 topla… Fark eder mi
canım kardeşim Mesut ,dünya başlı başına bir top
olduktan sonra…Sevgili Türkçem nereye çeksen uzuyor.
Unutmadan bir de bana
bugün “ Baba sen ne yazıyorsun ya “ diye sormuştun.
Ben de sana “ Ne
bulursam Mesut “ demiştim…
* *
*
CUMALI RO-BİNSON ‘ DAN , CUMARTESİLİ RO-MEO ‘ YA
Hafta sonunda iş başı yapan hayat için :
Uzun bir aradan sonra
İstanbul’u ziyaret ediyorum.12 yıldır görüşemediğim
fakat sevgisinden hiçbir zaman ödün vermediğim,sevgili
dostum Muzo’yla başlıyor cumartesi…Daha önce hiç
görmediği Beyoğlu’ndaki malum “tünel” diye tabir edilen
o tatlı sokağı gezdiriyorum ona ve sonra da
Cihangir…Komşu fırının fıstıklı kurabiyesi,vişneli
mekikleri ve nefis tomurcuklu çayı eşliğinde kardeşim
Muzo’yla derin bir sohbete koyuluyoruz.Sonuç mu ? 264
numaralı öğrenci, seni çok özlemiş kardeşim…
Ve gece…
İnsan olduğumu unuttuğum
için ; çok sesli bir müzik eşliğinde yıllardır bu kadar
kalabalık bir ortamda bulunmamıştım.Dostum Rehayla ve
bir saatte üç kere “Nasılsın Tunç,ne zaman
geldin Tunç” diye soran Ethemle,bir gecede ; üç
yıldır gülmediğim kadar gülüyorum.( Devlet Tiyatrosu
ülkemize gerçek bir fenomen aynı zamanda komedyen
kazandırmıştır ; Ethem Nadir Tuncel…O, Yıldız Kenter’in
yetiştirdiği yaşayan en büyük flüt virtiözü,dünya
tatlısı insan ).
Beste bir İtalyanla
tanışıyor o gece ve aşık olduğunu söylüyor.Bir yandan da
ağlayarak ben ne yapmalıyım diye bana soruyor.Tuba benim
yanımda.Matmazel Damla az önce salsasını tamamladı ve
masama oturdu.Dans için ; ”Bir Fransıza göre çok
başarılı” diyorum ona ve gülüyoruz.Derken bir yandan
Paris hakkında konuşuyor,diğer yandan bana imkansız
aşkını anlatmaya başlıyor.Sanırım en neşeli olan
Zeynep’ti.Bir de o geceden önce hiç tanışamadığım,
dergiden iş arkadaşım Meltem’in güler yüzü…
Tuba, Meltem’e dönüp “
Tunç doğru düzgün uyumaz,uykusu da gelmez”diyor…
Meltem “ Nasıl ya “
diyor ve gülüyor.
”Günde ortalama kaç saat uyuyorsun Meltem “
diyorum.” Sanırım 8 saat “diyor.
Kaç yaşındasın diye
sorduğumda 24 diye cevaplıyor.
”Sana o 24 senenin, aslında 16 senesini yaşadığını ve 8
senenin yatakta uyuyarak geçtiğini söylesem ne dersin ?
Çok basit bir matematik hesapla anlayacaksın “
diyorum.
“Sen çok tehlikelisin, seninle baş edemem “ diyor ve gülüyor.
Dedim ya ; matematiği
çarpım tablosunu öğrendiğim ilk günden beri sevmiyorum.
İlerleyen saatlerde ortama
diğer oyuncu arkadaşlar Altan ve Cemil de
katılıyor.Cemil, Şahan’ın kanatları altında uçtuğu için
, Altan ise son başrolünden dolayı kasıntı bir
vaziyetteler.Yine de iyi çocuklar iyi…
Başında tacıyla masamıza
geliyor kral Fırat ve ona aynen şöyle diyorum ;
“Ne ben Sezarım
Ne de sen Britüssün
Ne ben sana kızarım
Ne de zatın zahmet edip bana küssün
Artık seninle biz düşman bile değiliz.”
Elimi sıkıyor Fırat ve
gülüyoruz.
Sonra etrafımdaki oyuncu
arkadaşlarıma dönüp,parmaklarımı gösterdikten sonra ;
“Benimle iyi geçinin çünkü geleceğiniz bu parmaklarda
saklı “diyorum
ve gülmeye başlıyoruz.Tuba ; “ Bunları yazmayacaksın
değil mi Tunç “ diye soruyor.”Tabi ki yazacağım “
diyorum…Çünkü “ Hayattan daha iyi bir roman henüz
yazılmamıştı...”
Sonra Cambaz’ın
işletmecisi Ufuk yanıma gelip “ Üstat seni çevrendeki
kadınlardan kurtarmaya geldim “ demeye çalışıyor ve koyu
bir müzik sohbetine dalıyoruz.O an için bir erkek sesine
ne kadar muhtaçmışım anlıyorum.Bu yıl İstanbul film
festivalinde gösterime girecek olan “Anadolu’nun
Kayıp Şarkıları “ isimli filmden konuşmaya
başlıyoruz Ufuk’la.Nezih Ünen’in bu projesini anlatmaya
başlıyor ve Ufuk’un evindeki 60 bin parçalık mp3
arşivinden bahsederek sohbeti noktalıyoruz.
Annem beni beklerken
uyuyakalmış.Sabaha karşı eve girdiğim için ; “ Sen
zaten bizi görmeye değil arkadaşlarını görmeye gelmişsin
“ diyerek serzenişte bulunuyor ve niye geç kaldığımı
soruyor.Bir filmden söz çalarak ; ”Hiç
gelmemekten iyidir geç kalmak “ anne diyorum ve
annemi öpüyorum.
Ve sırt çantam ve ıslak
pazar…Yine dalgın,aptal,uyuşuk,bezgin ve düşünceli bir
halde feribota yetişmeye çalışırken,Doğu şivesinde bir
ses geliyor kulağıma “ Islanmaya değer mi , al 3
lira… “ Şemsiye satmak için başarılı bir strateji
diyorum içimden.Ve bu şehre veda ettiğim her anda
kendimi ağlarken buluyorum.Gitmek zorundayım
İstanbul,seninle bir geceden fazla sevişemem.
İki adım daha atsam
düşecek gibiydim,beynimin nefes alması için karalamam
gerekiyordu o an,oracıkta.İşte yazılanlara ve yazanlara
imrenen insanlar ; yazmak böylesine acizce,böylesine
çekilmez ve öldürücü bir şey.Yanımda bir kağıt
bulamadım.Apar topar gördüğüm ilk büfeden bir kese
kağıdı istedim ve sigara tablamın üstüne kese kağıdını
koyarak bu satırları yazdım.Henüz ölmemiştim…
Otobüse bindiğimde cam
kenarından,elindeki maşayla gözlemeleri yanmasın diye
çeviren bir adama ilişti gözlerim.Yaptığı işten keyif
alırken gülümsüyordu.Ve otobüs hareket etmeye
başladı.İçimden diyorum ki ; “ O gözleme pişiren
adam,hayatı boyunca benden daha mutlu yaşayacak
biliyorum…”
* * *
Ve bir şiir ;
Yanarken umutlarımız
gökten yüzünü kaplıyordu İS
Güneş çekerken fermuarını
sabahın koynundaydı TAN
O deniz beni istemedi
sevgilim , bu şehrin adını sen BUL
T.A.
Ve bir soru ;
( Esra Barsbay ve Zeynep Durul bu yazıda neden yok ? )
|