.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 “GÜLE GÜL(M)E”
.

Kapalı bir gökyüzü yani en sevdiğim hava gösterisi.Az sonra dışarıdakiler yağmurdan kaçmak için türlü yerlere saklanma planı yapabilirler.İnsanların güneşi sevmelerine rağmen neden güneşten kaçmak için gözlük taktığını anlayamadığım gibi ; denizi sevenlerin de neden yağmurdan nefret ettiğini hala anlayabilmiş değilim.Neyse ben yeni uyandım.Bu arada arka fonda Dylan amca çalıyor ; tavsiye ederim,günün ilk saatlerine rağmen iyi kül tablası dolduruyor.

 

Bir kaç gün sonra ayrılmak zorunda kalacağım evimin bahçesinden dışarıyı seyretmekle meşgulüm.Sanırım benim evimle vedalaşacağımın haberini almış olan bir çift,bahçemin tam önünde sıkıca birbirlerine sarılıyorlar.Eminim hiç ayrılmamak üzere sözler veriyorlar birbirlerine.Kızın elleri delikanlının omzunda.Beyaz gömlekli delikanlı, mor entarili kızın ellerini öpmekle yetiniyor.Gözlerini onun gözlerinden ayırmıyor.Süslü betimlemelere gerek yok,gördüklerimi yazıyorum ; bu hepimize yeter sanırım.

 

Tam karşımda aşk en zararsız uyuşturucu gibi duruyor.Farkındayım ikisi de şu anda bu dünyada yoklar,zihinleri yeni keşfettikleri gezegenin tadını çıkartıyor.Şimdi daha sıkı sarılıyorlar ve kokluyorlar birbirlerini.Burun,göz,ten ve kulak yalnızca bu anlar için yaratılmış gibi geliyor ikisine de.Çok mu seviyorlar birbirlerini bilemem.Her yansımanın aynı zamanda bir yanıltıcı olduğunu düşünürsem ; onların ilişkilerinin sonunu  şimdiden belirlemem mümkün lakin bunu yapmayacağım.Çünkü kendi kaderimizi çizdiğimizi sansak da ;Tanrı çoktan projenin altına atmıştır imzayı.Bir parça mühendis olduğum aklıma geldi sanırım ondan yazdım bu cümleyi.

 

Delikanlı kıza ; “ Sen gidersen yaşayamam “ demiş midir ? Ya da siz birilerine “ Sen gidersen yaşayamam “ demiş misinizdir ? Ama o hiç gitmesini istemedikleriniz bir gün kendi ayaklarıyla uzaklaşmayı seçtiklerinde siz eminim ki ; “Ben artık bir daha kimseye güvenemem“ demişsinizdir.Evet onlar gittiler ; faturalar gelmeye,odanızdaki örümcek ağları uzamaya ve evinizdeki eşyalar tozlanmaya devam etti,siz de yaşamaya devam ettiniz.Acıdan henüz kimse ölmemişti.Ve siz de hala yaşadığınıza göre ; ”Sen gidersen yaşayamam” cümlesi de büyük bir çelişki olarak yalanlığını korumaya devam etti.Gök yüzünde bir yerlerde artık bu cümle,yüzey katmanlarının kaçıncı katında olduğu konusunda bir fikrim yok ama sanırım atmosferden çıkmıştır.(bknz NASA ; Napıyorsun Ayda Salak Adam)Umarım bir gün söylediğiniz her cümleyi yeniden duyma şansınız olur,işte o zaman kendinizden nefret etmek için sağlam delilleriniz mevcuttur.

 

Evet nihai olarak siz birilerine ; “ Sen gidersen yaşayamam“ dediniz ve onlar gitti ama siz yaşamaya devam ettiniz.Daha sonra “Ben artık kimseye güvenemem “ dediniz ama yine de birilerine bir şekilde güvenmeye devam ettiniz.Bu konuyu daha da uzatabilirim ama acizlikleri anlatacak kadar vaktim yok şu anda.Çünkü yazının başında bahsettiğim gün geldi.Evet yaşadığım evden taşınıyorum.Henüz gideceğim o uzak yerin adını koymamışken ; aklımda nedense bir Edip Cansever cümlesi dolaşıyor ;

“ Kim bulmuştu ki yerini

Kim ne anlamıştı mutluluktan…“

 

Bu gece,bu evdeki,bu odadaki son gecem diyerek arabesk bir giriş yapmak istemiyorum paragrafa ama bu durumu açıklayabilecek başka bir kelimem yok.2 yıl boyunca zaman zaman odamdaki duvarlarla konuştuğumu,evimdeki her nesnenin aslında en değerli canlılar olduğunu size anlatsam ; deli olduğumu düşünmekten kendinizi alıkoyamazsınız farkındayım.Jean-Paul Sartre’ın “Bulantı”  kitabının tamamında anlatmaya çalıştığı şey özünde budur zaten.Eşyaların da bir dili var ve ancak yalnız yaşamanın keyfini çıkartanlardır ; bu dili en iyi konuşanlar. Bu odada bir çok kadınla seviştim ; kokularının hala duvarlarımda asılı olduğu doğrudur.Kiminin küpesi,kiminin kolyesi hatta bazılarının iç çamaşırları bile durur…(Sevişirken utanmamışsam bunları yazarken de utanmam.) Sağımda bir kız arkadaşımın bana Prag’dan getirdiği tablo ve şarap şişeleri,solumda bir başka ressam kız arkadaşımın benim yüzümü kara kalemle resmetmeye çalıştığı o dev resim.Bir not defteri,bir dolma kalem,bir deniz kabuğu…Hepsi yalnızca şu anda gözüme çarpanlar ve bir zamanki kadınlarımın benim için getirdiği hediyelerden yalnızca bir kaçı.Değersiz insanlara da hediyeler alınır sanırım bunun en güzel örneği benim.Dostlarım da oldu elbette,evimde misafir ettiğim arkadaşlarım…Ki ben misafir olmaktan çok misafir etmeye bayılanlardanım.Odamdan,kitaplarımdan,kırmızı yer minderlerimden,duvardaki tablolarımdan ve odamın o tuhaf bahçe manzarasından,tuhaf bir şekilde etkilendiklerini itiraf etmekten hiçbir zaman kaçınmadılar. ”Bu odada garip bir şey var dediler “ çoğu zaman bana…Evet vardı ; değişik bir sinerjiydi bu,hüzünle karışık bir aura.Aslında odadaki her nesnenin ağzından çıkan sesi duyuyorlardı o anda fakat ne konuştuklarını anlayamıyorlardı.Bu odada hiç yalnız kalmadıkları için,odadaki nesnelerin dilini bilmelerini bekleyemezdim.

 

Anlattıklarım sizi yanıltmasın ; yarın bu evden ayrılırken ne odamdaki kadınları,ne de misafir ettiğim arkadaşlarımı hatırlayacağım.Onlarla bu odada geçirdiğim zaman dilimlerinin inanın hatıra boyutunda bir anlamı yok benim için.Ama odamın duvarlarını,o tuhaf manzaraya açılan ve bir türlü kilitlenmeyen kapısını,bir kaç parçası tamir edilmeyi bekleyen yerdeki tahta döşemeyi,balkonumun o hiçbir zaman yanmayan kırık lambasını ve cam kenarında soğuk gibi gözüken oysaki sıcak kanlı mermer taşlarını özleyeceğimden kesinlikle eminim.Ve emin olduğum bir şey daha var ; şimdilik kirasını ödediğim bu yerden çok uzaklara giderken,bir gün geri dönüp bu evi satın alacağım.Sevdiği herkesi günün birinde terk etme ihtimali yüksek bir “ben”,ilk defa birine değil ama tek bir şeye ; odama söz veriyorum geri dönmek için.Ve duvarlarımdan özür diliyorum ; onları sonsuza kadar bana ait kılabilmek adına parayı kullanacağım için ve aynı zamanda gerçekten çok üzgünüm ; sizi daha güzel gösterebilmek adına teninize çaktığım her çivi için.

 

Yanımda dostum Demir var ve Fahir Atakoğlu parmaklarıyla dokunuyor omzuma ben yazarken.Demir,yatağıma uzanmış tavanı izliyor.İlk defa bir yazıya oturduğumda yalnız değilim.Dönüp Demir ‘e ;

“ Sevdiğin bir kadın var Demir,hayal et…Onunla her şeyi paylaşmışsın.Sen onu hala sevmene rağmen bir gün ayrılıyorsunuz ve onun bir başkasıyla olduğu haberi geliyor kulağına.Ya da onu bir başkasıyla görüyorsun.Buraya kadar çok basit bir örnek değil mi ? İşte şimdi onu bir başkasıyla gördüğün zaman ne hissettiğini düşün.Ben de yarın bu odadan ayrılıyorum.Biliyorsun ki ; yarından sonra bu eve bir başkası taşınıp,bu duvarların altında oturacak.Ve sen, sevdiğin bir kadının koynuna bir başkası girdiği zaman ne hissediyorsan,ben de yarından sonra bu odadan içeri bir başkası girdiği zaman aynı şeyi hissedeceğim.Şimdi anladın mı beni ? “ diyorum.

 

Demir de ; “ Anladım ortak.” diye cevap veriyor.Demir’in lafı uzatmamasını seviyorum.

“O zaman dinle şu satırları“ diyorum ;

 

“ ayak parmaklarımızın arasına çakıl taneleri sıkışmışken ;

zaman,baş aşağı ince bir belden akıyorken ;

ve tüm derimizi ıslatmışsa tuzlu bir özlem ;

hala bir sahil kasabası olma ihtimalimiz var mıydı bizim ?

yoksa bir yen-geç miydi sıkışan kum saatlerine

ya da bir kaybet-git miydi

o hiç geç kalmamış yenilgi. “

 

“Vay beee…Kaybettik…Yenildik…” diyor Demir.

“ Hayır…KAYBEDİLMİŞ BİR İLGİDİR ; YENİLGİ… diyorum.

 

Demir sanırım sözden etkilendi ve yatakta kendi kendine tekrar ediyor sesli bir şekilde.

Ben sigaramı yakıp balkona çıkıyorum.

 

 

____________________________________________________________Babam’a
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


.

.

.