.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 VESAİTLER VESAİRELER
.

ÖN-SÜZ SÖZ : Basit bir yazı olacak.Geçen gece bir şeyler yaşadım,şimdi de onları karalayacağım hepsi bu.Bence yol yakınken okumayın ; gerçekten sıkılacaksınız.”Bunu mu yazdın “ diyeceksiniz.Büyük beklentiler içine girmeyin.

 

Ağır yemek yediğim için ve yemek esnasında ikide bir ara verip sigara içtikten sonra yemeğe devam ettiğim için,arkadaşlarım tarafından fena halde eleştirilirim.Oysa onlar doymak için yemek yerler,ben zevk için.Gerçi bu ; benim son aylarda edindiğim bir alışkanlık.En son İbo’yla zıkkımlandığımız beef straganofu bir saatte,Arda’nın benim uyuşukluğuma sinirlenip çatalı zorla boğazıma sokmak isteyerek “ Ye artık şunu “ diye söylendiği o beş para etmez spagetti bolonezi de 45 dakikada bitirdim ; bu benim için hatrı sayılır derecede kısa bir süre.Bu arada Mevlüt’ün elinin değdiği iyi bir kebabı ya da piliç kanatlarını bu saydığım aptal yemeklere asla değişmem.Yine o gecelerden biri ; garson Titi çayı nasıl içtiğimi artık ezberlemiş olacak ki yemekten sonra hemen fincanı masama getiriyor.Bu arada çorbasını yudumlayan kafası güzel bir kardeşimiz “ Abi ya ben seni nerden tanıyorum “ diyor.

“ Tamam küçük bir tanınmışlığım var ama senin tanıyacağın kadar meşhur değilim ve hiçbir zaman olmayacağım “ diyorum gülerek.Çayımı biraz yudumlayıp Mevlüt’le vedalaştıktan sonra dışarı çıkıyorum.

 

4 yıldır aynı caddede oturduğum için mahalle esnafıyla sohbetlerim gayet keyifli.Yol üstünde Yılmaz Abi’nin büfesine uğrayıp selam verdikten sonra kapısının önüne koyduğu sandalyelerden birine oturuyorum. Büfenin içinden tanımadığım bir yabancı ses yükseliyor :

“ O da bizim gibi öğrenci değil mi abi ? “ diyor. ( ben bir kaç saat içinde ünlü oldum da benim mi haberim yok,niye bir kaç dakika içinde ikinci bir kişi bana bakıp daha önceden bir yerde gördüğünü düşünerek şaşkınlık yaşıyor diyorum içimden ,durum tuhaf farkındayım.)

Derken bu yabancı sese karşılık veren Yılmaz Abi’nin sesini duyuyorum : 

 “ Ben de anlamadım ki ; öğrenci mi,mühendis mi,şair mi,yazar mı,senarist mi,oyuncu mu ? Yıllardır anlamadım ki ne olduğunu…Her yol var bunda,uzak dur tehlikeli adam hem de çok ! “diyor.

Duyduklarıma gülüyorum ama bir yandan nasıl olup konunun bana geldiğinden habersizim…O yabancı sesin sahibi çıkıyor büfeden,gerçekten de daha önce hiç görmediğim iri cüsseli bir akranım…”Merhaba ben Cem,yazar mısın kardeşim sen,siman hiç yabancı gelmiyor “ diyor.

“Karalarım işte öylesine…Bakma sen Yılmaz Abi’ye o biraz abartıyor “ diyorum.Yılmaz Abi tatlı bir gülümseme fırlatıyor gözüme.

“Ne yazıyorsun “ diyor.

“Ne bulursam “ diyorum,gülüyoruz.(Kendimden bahsetmemek için elimden geleni yapıyorum,bu Cem’i sevmediğimden değil ; yaptıklarımı gururlu bir ses tonuyla söylemekten nefret ettiğim için.)

Derken yanımıza bir araba yaklaşıyor.O da büfenin müdavimlerindenmiş.Tanışıyoruz Yavuz’la ve hep beraber dipsiz bir sohbete giriyoruz.Muhabbetin orta yerinde yol ortasındaki sandalyeye bir kimlik uzanıyor ve bir ses :

“ Polis...Açık alanda alkol kullanmak yasak.Çıkartın kimliklerinizi “ diyor.

(Hep bu Holivut yüzünden…Kimlik gösterip polis diyor ya bizimkiler…İyi ki kimliğini gösterdikten sonra FBI demedi ya da yanımıza yanaştırdığı 76 model Mustang’inden indikten sonra ; ben cinayet masası dedektiflerinden Maykıl Cansın diyip kimliğini de gösterebilirdi.Her iki ihtimalden sıyrıldığımız için şanslıyız.)

Gülümseyerek ; “ Ne yasak mı ? Cezası mı var bunun ? “ diyorum tüm cahilliğimle.

“Evet.62 ytl…Çıkartın kimliklerinizi “ diyor tekrardan sert bir ses tonuyla (kaldı ki ; tüm konuşma boyunca sert ve yüksek bir ses tonu kullanıyor.)

“ Şu an ki keyfimi kaçırmak için; bu 62 ytl az bir para… “diyorum

“ Sen benimle dalga mı geçiyorsun “ diyor bağırarak.

“Bakın yalnızca bir tane bira aldım,şimdi açtım ve bitirmeden,birazdan az ilerdeki evime gideceğim.Eğer bu durum ceza gerektiriyorsa ; öderim sorun değil…“ diyorum,gayet sakin bir ses tonuyla.

“Ben 11 yıllık polisim,işimi nasıl yapmam gerektiğini senden mi öğreneceğim “diyor.

“Ben de 23 yıllık insanım, ama sen bana nasıl yaşamam gerektiğini öğretmeye çalışıyorsun “ diyorum…Sinirlenerek tekrardan ; “ Çıkartın kimliklerinizi “ diyor,bu üçüncü söyleyişi.

“ 17801067156 “ diyorum.(kimlik numaramı ezbere söyleyince zavallı biraz şaşırıyor.)

”Kimlik numarası değil kimliğini ver “ diyor.

”Ben kimlik taşımam…İstiyorsan evime gidelim 100 metre ilerde,seni misafir edeyim yalnızca kimliğimi değil kim olduğumu da  görmüş olursun “ diyorum.

Kızgınlığı artarak devam ediyor ve hızlıca yanımızdan ayrılırken ;

” Kimlik taşımaman da ayrı bir ceza…Bir yere ayrılmayın sakın “ diyor.

Cem panik oluyor ,ben Cem’in bu halini gördükçe daha çok gülüyorum.

Yavuz peşinden gidiyor polisin ve konuşmaya başlıyorlar.Bir kaç dakika sonra kızgın polis,yumuşak bir ses tonuyla ; “Bu seferlik Yavuz’a dua edin diyor”.

Yavuz’ a bakıp güldükten sonra ; “ Tanrı seni korusun oğlum,amen “ diyorum.

Ve bizimkilerin kahkahaları uzaklaşan polis arabasının peşinden koşmaya başlıyor.

”Bazen insanın hatrı sayılır tanıdıkları olması güzel ; eğer bu ülkede yaşıyorsan…“diyorum içimden…

 

Gördüğünüz gibi bu yazı da herkesin tahmin edebileceği gibi gayet basit ve gereksiz bir sonla bitiyor ; bu ülkede yaşanan her olayın basit ve gereksiz bir sonla bittiği gibi.

 

 

ELMA , TAS  VE KADIN

 

Hızlı bir karanlık bu saatlerdeki ; 100 metreyi bir zenci kadar iyi koşuyor.Gece henüz dükkanı kapatma niyetinde değil…(Bana kapalı yazıyorsun diyenler ; az önceki cümle “gece devam ediyor” demek,anlaştık mı ?) Odamda suflesi duyulmayan replikler ve reçetesiz dinlenmemesi gereken şarkılar var…Her şey bu iki tanımlamayla başlıyor aslında.Ne birilerinin kulağınıza söylediklerini duyacak kadar yeteneklisiniz , ne de bir işe yarıyor tedavi amacı güden duygusal teselliler…Siz bu ruh hallerine belirli dönemlerde girersiniz ama ben hep sizin henüz anlamlandıramadığınız bu durumda yaşıyorum.Uzun aradan sonra merdiveni başındayım satırların,kelimeler çok katlı dolayısıyla biraz yüksek.Ne yazmam gerektiği konusunda en ufak bir fikrim yok ama şu anda onlarca sayfayı kaldırabilecek kadar güçlü hissediyorum zihnimin kollarını ; sanırım mühim olan da bu.

 

Masama az önce yazdıklarımı karalamak için oturuyorum.Ne yazacaktım ben derken malzeme kendiliğinden çıkıyordu satır yüzeyine : Dilek , Houston’dan yazıyor saat sabaha karşı 4 buçuk...(Yooo kadınlara ve aşka girmeye niyetim yok, heveslenmeyin.Bu indirimli edebiyatı sevmiyorum.)Uzun bir sohbete dalıyoruz,Amerika ve Türkiye kıyaslamalarıyla geçiyor saatler…Benim arkadaş kalabilmeyi becerebildiğim tek eski sevgilim o.Dünyayı kaybetmek için çok nedenim vardı ama onu yitirmek için elimde hiçbir zaman yeterli kanıt olmadı.Mesele çok basit ; iyi birisi olduğuna inandım onun hepsi bu.Biri sizin için gerçekten önemliyse ve size o kişinin niçin önemli olduğunu sorarlarsa ; çünkü o şöyle,çünkü o böyle deyip lafı sakın uzatmayın,o kişi için yalnızca “iyi birisi“ deyin.Çünkü “iyi” kelimesi, sizin için önemli olan bir insanı anlatmaya yetecek kadar temizdir.Ama hep derim ya ben ilişkilere münhasır ; bazen gerçekten olmaz,bazen de olurmuş gibi görünür ve esasen tam anlamıyla olduğuna henüz hiçbir vakitte rastlanmamıştır.Aynı sokaklarda çocukluğumuzu geçirdiğimiz, Penguenin babası Metin Abi’nin bir karikatürü geliyor aklıma gülüyorum ve Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki o meşhur söze atıfta bulunarak aynen şöyle diyor çizgilerde ; “ Her mutlu çift bir gün ayrılığı tadacaktır / Zincirlikuyu Cafe Bat.”   

 

Ben hep kısa yoldan yalnızlığa giden vesaitlerden birine bindim,çünkü daimi vesairelerdi ; anlattıkça uzayacaktı kadınlar.Şimdi fena halde canım yanıyor harika…Ama bu ne bir aşk,ne bir ayrılık,ne de beklenen bir kadının acısı.Şeytan ruhumun terazisiyle oynuyor hissediyorum,sol kefemdeki ağır bir acıya hafif hafif gülmenin yollarını öğrenmişim ; ki bu yer çekimi ya da kaldırma kuvveti kadar büyük bir buluş.Bazı kadınlar sizin hiçbir şey yapmanıza fırsat vermeden sizi yalnızca kendi yerlerine çekerken,bazılarını ise yalnızca siz çaba sarf ederek kendi ellerinizle su üstüne değil ama aşk yüzeyine kaldırmak zorunda kalırsınız.Tersine bir bakış açısı da belirleyebiliriz ; bazı kadınlar o çekim kuvvetleriyle sizi çok yüksekten düşürerek fena halde canınızı da yakabilirler,bazıları ise gerçek bir kaldırma kuvvetiyle sizi bir ömür taşıyabilirler.Belki yer çekimini bulmak için bir elma,kaldırma kuvveti için bir tas ve acı için bir kadın da gerekmiş olabilir...Newton ya da Arşimed ; biriniz gökle uğraştınız ,biriniz yerdeki suyla,bense yerle gök arasında kalan acıyla…Kimin keşfi daha mühim ; buna yalnızca insanlık karar verecek.(Kadınlara ve aşka girmeye niyetim yok dedim,gördüğünüz gibi yalancıyım,sözümü tutmadım ve bu konuya girdim.O yüzden diyorum ya hep ; benim söylediklerime hiçbir zaman inanmayın.)

 

Bu saçma yazıyla birlikte uzun bir aradan sonra ilk defa yazabilecek zamanı buldum.(Bir paragrafa “bu” kelimesiyle başlamak bir kural hatasıdır.Ben yaptım siz yapmayın.)Yaklaşık bir aydır hayatın içine karışmıştım istemeden,bu da canımı fena halde sıktı.Maillerime geç cevap verdiğim için bir kez daha özür dilerim,beni okuma eziyetine katlanan herkesten.Ben yaşadıklarımı anlatmayı planladım bu köşe yazılarının her birinde.Emin olun siz,benden daha can alıcı hikayeler yaşamış,benim anlattıklarımdan daha derin öze sahip olaylara şahit olmuşsunuzdur.Ama siz yaşamak,ben de anlatmak için gönderildim,ne yazık ki yaratılış sebebim yalnızca bu.Bazılarımız patron,bazılarımız postacı,bazılarımız esnaf olmak için doğar,bazıları da benim gibi bu kirli iş için burada.Eğer bu mevzu için bir özet gerekirse ; sözü, burnuna kadar çamura batmış adamlardan Paul Auster ‘a bırakmam gerekir :  

“ Yazar olmak doktor ya da polis olmak gibi bir meslek seçimi değildir.Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve başka hiçbir işe yaramayacağın gerçeğini de bir kez kabullenince,ömrünün sonuna kadar uzun,çetin bir yolda yürümeye hazırlıklı olman gerekir. “

 

Şimdilik hepsi bu.Sonra nasıl bir pisliğe bulaştığımı anlatmaya devam ederim.

 

 

_________________________________________________Babam’a
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


.

.

.