|
parmak izi aşka karışmış
“seni seviyorum” katilleri
sırf ten ışığında
öldürdükleriniz için ;
silüetlerinize ödül değil
bedel biçilen
ve her kalpte eşsiz bir
acıyla arananlarsınız siz.
zaman, bir köşe başında
sıkarken hafızanın boğazını
size hatırladıklarınızı
unutturuyorlar
bize unuttuklarımızı
hatırlamayı
gayet tekin,
oldukça sade
bazen dilsiz…
çünkü
henüz anlayamadığınız bir nedenden dolayı terk
edilmişsiniz
ya da terk edilmeyi hak etmeyecek kadar bile
sevilmemişsiniz.
işte bu zamanlarda ;
hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı fikri
her şeyin mümkün olabileceğine karşı galip geliyor.
siz düşürdüğünüz gözlerinizi topluyorsunuz yerden
kesik yanlarınızdan bir insan damlıyor içinize,
onlar, gururun gövdelerini henüz delmiş iğnesiyle
her daim parlak madalyalarını takıyorlar
ve itiraf edin
uzaktan aşk kadar güzel görünüyorlar.
ve hep bir kazananın olması gerek diyorlar size
oysa galip değildir bu savaşta hiç kimse
çünkü 2 tarafın da en az 1 ölüsü var.
“2” bir çift sayı mı ?
yoksa tek kişilik “1” in hiçbir zaman
ulaşamayacağı kadar
büyük bir sayı mı ?
artık rakamların kendisi gitmiş,küsuratları size
kalmıştır
sonsuza kadar gözlerini saymayı düşündüğünüz insan,
size tüm çarpım tablosunu
size çarpa çarpa yeniden öğretiyor,
kendinizi boş bir küme olarak görüyor,
etkisiz bir eleman olarak hissediyor,
çözümsüz bir denklem olarak buluyorsunuz.
size göre Pi sayısı yalnızca 3,14 ama ona göre 22/7
aynı şeyden bahsetseniz de aynı şeyi anlatmıyorsunuz
Aşkın da bir matematiği var anlıyorsunuz…
Sonuçta 2-nizin birbirinize 1-liğinden ; mutlak bir
mutluluk kalmadı
ama mutlaka bir ağrı vardı ; o yerden deriye nüfuz eden.
her yara gibi aşkta da erken teşhis önemlidir diyenler
size en iyi doktor olarak zamanı tavsiye edecekler
ama bunların hiçbirine aldanmayız siz
çünkü bir hastalıkla yaşamayı öğreniyorsunuz tüm
sancılarınıza rağmen.
Durumunuzun farkında olanlar ve durmadan konuşan aptal
insanlar çoğalır ;
“ Sana erkek mi yok ? Gençsin, güzelsin ooo “ diyenleri
“ Aman be oğlum, bir kız için değer mi ya “ diyenler
izler.
Daha sonra merhemi olmayan keller, takke altına
sakladıkları beyinleriyle ;
“ Her işte bir hayır vardır ; demek ki kısmetin değilmiş
“ ,
“ Kader böyle istedi alnına yazılmamış “ diyerek lafa
girerler
Seni aşktan soğutacak kadar ; Türk’tür bunları
söyleyenler
Çünkü aşkı bile acındırarak dine alet ederler.
Daha sonra kendi söküğünden habersiz evrensel terziler
çıka gelir
Üst komşunuz Descartes,
İş arkadaşınız Kant,
Mahalle bakkalınız Nietzsche olmuştur
Artık size herkes akıl verecek kadar filozoftur
Çünkü aşkı bildiğini sananların sayısı ;
Aşkı yaşayanlardan daha fazladır.
Sizinle konuşan hiç kimse ; sizi anlamak için çaba sarf
edemez,
Yalnızca kendi bildiklerini size dikta ettirmek için
uğraşabilir…
Artık sessizlik en güzel duvar süsüyken odanızda ;
Kimsenin sizi anlamadığını kendinize itiraf edersiniz.
Ruhunuz önce kalabalık bir karnavalda samba yapmış
Sonra tek kişilik bir balo salonunda kavalyesiz olarak
valse kaldırılmıştır
Artık her mekan biraz daha dar
Ve iğne deliğinden geçebilecek kadar küçüktür gezegenler
Çünkü aşk meydanda başlar, tenhada biter…
Bir yanda kutsal topraklarınıza girmek için alınan resmi
dil izni ;
“ MERhametle
HAtırlanan BAşlangıç “
Diğer tarafta kısa adı “ EL.VE DA. “ olan bir
parmak örgütü
EL.enmiş
- VE - DA.ğıtılmışsınız…
Bir yalnızlığın ölüme en yakın olduğu günlerdir artık...
Geriye kalan tüm boşlukları yalnızca şarkılar doldurmaya
başlar.
Arkadaşlarınızın kafanızı dağıtmak için sizi götürdüğü
barda ;
Hiçbir şey olmamışcasına bir İspanyol kadar
ateşli dans edersiniz
Arka fonda “Ay Amor” diyen Monica Molina,
ya da “El Amor” diyen Jose Luis Parales falan
çalar.
Müzik değişir ve bir Amerikalı kadar umursamaz
bir tavırla siz ;
“ pişman değilim,keyifli bir şekilde istedim ve yaptım”
dersiniz
Çünkü Frank Sınatra “My Way” i söylemektedir.
“Bu benim yolum” diyip kendinizi avutursunuz.
Ama daha önce öylesine yürüdüğünüz tüm yollar bile
Henüz anlayamadığınız bir nedenden ötürü size anlamlı
gelmeye başlar.
Sokağın sonuna geldiğinizde “La Vie En Rose“a (kaldırımdaki
serçe)takılır gözleriniz
Edith Piaf dinlerken , artık bir Fransız’dan daha
da bohemsiniz.
İşte kendi kimliğinizi bile karıştırmaya başladığınız o
anda ;
Son sözü İbrahim Tatlıses “ Mutlu Ol Yeter “
diyerek söyler
çünkü bir yanınız hep arabesktir
Ve artık bir Türk gibi ne olduğu
belirsizsinizdir...
Bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya geçerken siz
Ağırlından dolayı taşımakta zorlandığınız bavulunuzda
kırışık hayaller,
aslında değişik ruh hallerine çadır kuran birer
göçebesiniz.
Aşkın bayrağından tanınacak bir ülke olmadığını,
seviyor yazsa bile pasaportunuzun üzerinde,
seviyorum diye bir uyruk taşısanız da kimliğinizin
köşesinde ;
ne vatandaşı olabilirsiniz bu ülkenin,
ne de resmi ziyaretçisi.
Aşk yalnızca mültecilere göredir ; anlarsınız…
İtalya milli futbol takımındaki hiçbir oyuncu bile size
yakışıklı gelmez ;
Victoria Secret defilesindeki hiçbir kadını seksi
bulmazsınız ;
Yani durum gayet ciddidir.
Siz hayatı dramatize ederken , o sizi karikatürize eder
Bu yüzden aşk acı olduğu kadar ; komiktir de
Ve emin olun halinize en çok Tanrı güler.
Artık ayrılık vaktinde dinlenen şarkılar ; yerini
filmlere bırakmaya başlar
Holivut
aşkınızı çalmaya çalışan bir Haydut gibidir ;
Tüm dünyayı kurtaran bir kahraman olmak yerine,
Hırsını alamayıp tüm kasabayı yakmaya niyetlenen
Bir kovboy rolünü oynamak zorundasınız western
filmlerinde.
Çünkü kadınları etkileyen genç ve yakışıklı Clark
Kent’tir
Siz John Wayne olarak güzel bir kadın için fena halde
yaşlısınız.
Fakat yine de hiçbir koşul size engel değildir ; çünkü
aşıksınız
Eric Segal’in “Love Story “si şimdi hayat
yönetmenliğinde gösterimdedir,
Gene Kelly’nin Sıngın’ In The Rain‘i
hem daha çok ıslatır , hem de daha çok ağlatır sizi,
Titanic defalarca batar,
İngiliz
her zamankinden daha Hasta’dır
Kazablanka filminde ; sırf Ingred Bergman’a aşık olduğu
için
Humprey Bogart’a hain planlarından dolayı kızamaz,
Leon’daki soğuk kanlı tetikçi Jean Reno’nun
14 yaşında bir kız çocuğu olan Natalie Portman’a
sarılırken ;
neden korktuğunu daha iyi anlarsınız…
Derken Holivut denen Haydut’un elinden sizi Atıf hoca
kurtarır ;
Ve Asya, İlyas’a daha utangaç bir şekilde bakar
Selvi boylunun al yazmaları
; daha güzel gelir gözünüze artık.
Kalan , yırtık biletleri birleştirmeye çalışırken
Giden , en güzel koltukta çoktan yeni bir filme
dalmıştır
Aşk size her daim kapalı gişedir ; yer bulamazsınız.
Filmleri sevgilinizle sinemada değil , evde tek başınıza
izlediniz
Sevdiğiniz şarkıları onun omzunda değil , kendi
koltuğunuzda dinlediniz
Ve sıra tek başına okunan satırlara gelir ;
Ve birileri çıkıp “git kendini bilmem ne yaptırmadan “
diye bir şeyler karalar
Siz de gidip o kitapları alır, okumadan baş ucunuza
koyarsınız
Aşk sizi, o kitapları alacak kadar aptallaştırır.
Ayrılık “333” ya da “peynir” demese de gülümsemeden
çıktığı karelerde ;
Bir fotoğrafın , binlerce çağrışıma sebep olduğu
günlerdir artık.
işte yaşamak dersiniz ; hem korkarak,hem mecburi suyunu
içmesi ceylanın
teniniz yanar ; öğle ortasında düz duvara tırmanmaya
çalışan kertenkele gibi
artık bir o kadar ürkeksiniz de ; kolay av olmamak için
kaçan zebra kadar
Çatlamış bir camın, kırılmaya en yakın o küçük orta
noktasında olsanız bile ;
Biliyorum yine de istemiyorsunuz yalnızlar sınıfında en
ön sırada oturmak
ama itiraf edin ;
alışveriş sonrası mağazada yanlışlıkla unutulmuş
bir kadın çantası gibisiniz.
İçiniz dolu olsa da ; artık sahipsizsiniz…
Ataol Behramoğlu o meşhur şiirinin satırlarını okuyor
kendi ağzıyla Cezayir Sokağı’ndaki şiir dinletisinde ;
“ Ölümdür Tek Başına Yaşanan,
Aşk İki Kişiliktir “ diyor.
Ve masaya oturuyor.
Yanımdaki Leman Sam “ aşk tek kişiliktir “ diye
bağırıyor.
Ben de Ataol Hocanın kulağına eğilip
“ Hocam aşk tuhaf bir koltuk ;
tamam binerken iki ama inerken tek kişiliktir” diyorum
Leman Abla fısıltıyı duyup bana gülüyor,Ataol Hoca
alnımdan öpüyor.
Ve Kadıköy ‘den Taksim’e giden dolmuş şoförü
Benim koltuktan esinlenmiş olacak ki
aşkla ilgili son sözü söylüyor :
“Kalbinde Yer Yoksa Güzelim,Zahmet Etme Ben Ayakta da
Giderim “
DİP-SİZ ve EDEP-SİZ NOT :
Evet komik ve arabesk bir son oldu.Aşk için en güzeli de
bu bence.Ama mutlak bir ciddiyetle ; şimdi
yazacaklarımdan kimse değişik anlamlar çıkartıp beni
yargılamaya kalkmasın.Çünkü sizin kanunlarınızda,benim
cezamı gerektiği gibi verebilecek bir madde yok.Az
önce yazdıklarım ve şimdi yazacaklarım bir aşk
ilanı değil ; yalnızca bir saygı yazısı,görkemli bir
anımsama ,sade bir anma törenidir.Ne bir kadın,ne de
bir erkekten,ailem de dahil hiç kimseden hiçbir şey
beklemediğimi ve menfaatler için yaşamadığımı beni
tanıyanlar çok iyi bilir.Bunları laf olsun diye
dillendirmeyeceğimi de bilirler.Ve ben kadınları
etkilemek için yazmıyorum bu pisliği ; ben yalnızca
kendim için yazarım ve aşkı yazıp insanların duygularını
sömürmeyi istemediğimi de bilirsiniz.Ama bugün
özel bir gün ve ben de başlarken duygusal bir
yazı olsun istedim.Ama sizi, duygusal bir yoğunlukla
boğmamak için yaptığım bu hain plandan, inanın sırf
sizin iyiliğiniz için daha sonra vazgeçtim.Ve yazı
trajikomik bir hal aldı…Bırakın yüzmeyi,en azından bir
kere bile bu duygunun kıyısında ayaklarınızı aşka
sokmuşsanız ; bunu canınız acıyarak değil , tatlı bir
tebessümle hatırlayın istedim.Çünkü 3 Temmuz 2003
Perşembe günü ; ben de sevdim.
AMA BAZEN OLMAZ
ve sırf bazen olmadığı için bu duyguya karşı koyulmaz.10
yıldır yaşadığı aşkı içinde tutup sırf her defasında
sevdiği kadını uzaktan seyredebilmek için kilometrelerce
yol kat eden ve bazen sevdiği kadını uzaktan bile
göremeden evine,ailesine,karısına ve çocuklarının yanına
dönen Taksici Ünsal Abi’yi,16’lık yüreğinde
büyüttüklerini terk edildikten sonra bile o küçücük
sahil kasabasında yaşatmaya çalışan ,sevdiği kadınla
birlikte eskiden oturdukları bankta şimdi yalnız başına
düşünürken her gece saat 11’i gösterdiğinde o saat
kulesine bakıp gözleri dolan Fahri Can Bilge’yi ve ben
kendimi asla unutmayacağım ; dediğim gibi kazanan ve
kaybeden yoktur bu savaşta ama biz en çok ölüsü olan
taraftık.
Ve gerçekten bazen
olmaz ve belki bir gün başkasıyla olur diye
yaşamaya başlarsın.Aşk zaten o bazen‘le başlayıp
belki arasında geçen süredir ve ne yazık ki ;
bazılarımıza göre o belki’nin süresi hiç
bitmeyecektir.Hayatıma giren tüm kadınlar,bir zamanlar
aşık olduğum ilk ve tek kadını tanırlar,bilmek ve
saygı duymak zorundadırlar.
Ben O’nu ilk gördüğüm andan beri saygıyla anıyorum sırf
bana hissettirdikleri için ve inanın dostlar zaten mühim
olan karşınızdaki tarafından hissedilmek değil ;
karşınızdakini hissedebilmektir.Ve O,benim onu
hissetmem için hiçbir çaba sarf etmedi yalnızca
Tanrı’nın ona bahşettiği yüzüyle 20 saniyede bana bunu
yaptı.Ve aslında ben o mutlak yaratıcının,bir insana
yapıştırdığı salt yüzü sevmiştim…Bunu
anladığım an ; aşık olduğum kadın artık ,Tanrı’nın
elinden yanlışlıkla yeryüzüne düşürdüğü 5. kutsal
kitap,bir haftaya eklemeyi unuttuğu sekizinci gün ve bir
günden çaldığı 25. saatti benim için...Ve bugün 5.
kutsal kitap gibi ; 5. ay Mayıs…Belki 25. saat değil ama
29. gün…
Çünkü ; 29 Mayıs
SEN’in doğum günün…
Nitekim Tanrı kusursuz
senaryosunun altına imzayı atıyor ve ben sonradan
öğreniyordum ki ; ilk görüşte yalnızca 20 saniyede o
salt yüzüyle bana aşkı yaşatan insanla ben,meğerse 4
yaşına kadar ortak bir çocukluk geçirmişim ve daha
sonraki 14 sene boyunca, o malum 20 saniyeye kadar O’nu
hiç görmemişim…
Tebrikler mutlak yaratıcı
; gerçekten iyi işti...
____________________________________________Babam’a
|