.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 AŞK YALNIZDIR ARTIK
.

parmak izi aşka karışmış “seni seviyorum” katilleri

sırf ten ışığında öldürdükleriniz için ;

silüetlerinize ödül değil bedel biçilen

ve her kalpte eşsiz bir acıyla arananlarsınız siz.

zaman, bir köşe başında sıkarken hafızanın boğazını

size hatırladıklarınızı unutturuyorlar

bize unuttuklarımızı hatırlamayı

gayet tekin,

oldukça sade

bazen dilsiz…

 

çünkü

henüz anlayamadığınız bir nedenden dolayı terk edilmişsiniz

ya da terk edilmeyi hak etmeyecek kadar bile sevilmemişsiniz.

işte bu zamanlarda ;

hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı fikri

her şeyin mümkün olabileceğine karşı galip geliyor.

siz düşürdüğünüz gözlerinizi topluyorsunuz yerden

kesik yanlarınızdan bir insan damlıyor içinize,

onlar, gururun gövdelerini henüz delmiş iğnesiyle

her daim parlak madalyalarını takıyorlar

ve itiraf edin

uzaktan aşk kadar güzel görünüyorlar.

ve hep bir kazananın olması gerek diyorlar size

oysa galip değildir bu savaşta hiç kimse

çünkü 2 tarafın da en az 1 ölüsü var.

 

 

“2” bir çift sayı mı ?

yoksa tek kişilik “1” in hiçbir zaman ulaşamayacağı kadar

büyük bir sayı mı ?

artık rakamların kendisi gitmiş,küsuratları size kalmıştır

sonsuza kadar gözlerini saymayı düşündüğünüz insan,

size tüm çarpım tablosunu

size çarpa çarpa yeniden öğretiyor,

kendinizi boş bir küme olarak görüyor,

etkisiz bir eleman olarak hissediyor,

çözümsüz bir denklem olarak buluyorsunuz.

size göre Pi sayısı yalnızca 3,14 ama ona göre 22/7

aynı şeyden bahsetseniz de aynı şeyi anlatmıyorsunuz 

Aşkın da bir matematiği var anlıyorsunuz…

Sonuçta 2-nizin birbirinize 1-liğinden ; mutlak bir mutluluk kalmadı

ama mutlaka bir ağrı vardı ; o yerden deriye nüfuz eden.

her yara gibi aşkta da erken teşhis önemlidir diyenler

size en iyi doktor olarak zamanı tavsiye edecekler

ama bunların hiçbirine aldanmayız siz

çünkü bir hastalıkla yaşamayı öğreniyorsunuz tüm sancılarınıza rağmen.

 

 

Durumunuzun farkında olanlar ve durmadan konuşan aptal insanlar çoğalır ;

“ Sana erkek mi yok ? Gençsin, güzelsin ooo “ diyenleri

“ Aman be oğlum, bir kız için değer mi ya “ diyenler izler.

Daha sonra merhemi olmayan keller, takke altına sakladıkları beyinleriyle ;

“ Her işte bir hayır vardır ; demek ki kısmetin değilmiş “ ,

“ Kader böyle istedi alnına yazılmamış “ diyerek lafa girerler

Seni aşktan soğutacak kadar ; Türk’tür bunları söyleyenler

Çünkü aşkı bile acındırarak dine alet ederler.

Daha sonra kendi söküğünden habersiz evrensel terziler çıka gelir 

Üst komşunuz Descartes,

İş arkadaşınız Kant,

Mahalle bakkalınız Nietzsche olmuştur

Artık size herkes akıl verecek kadar filozoftur

Çünkü aşkı bildiğini sananların sayısı ;

Aşkı yaşayanlardan daha fazladır.   

 

Sizinle konuşan hiç kimse ; sizi anlamak için çaba sarf edemez,

Yalnızca kendi bildiklerini size dikta ettirmek için uğraşabilir…

Artık sessizlik en güzel duvar süsüyken odanızda ;

Kimsenin sizi anlamadığını kendinize itiraf edersiniz.

Ruhunuz önce kalabalık bir karnavalda samba yapmış

Sonra tek kişilik bir balo salonunda kavalyesiz olarak valse kaldırılmıştır

Artık her mekan biraz daha dar

Ve iğne deliğinden geçebilecek kadar küçüktür gezegenler

Çünkü aşk meydanda başlar, tenhada biter…

 

Bir yanda kutsal topraklarınıza girmek için alınan resmi dil izni ;

“ MERhametle HAtırlanan BAşlangıç “

Diğer tarafta kısa adı “ EL.VE DA. “ olan bir parmak örgütü  

EL.enmiş - VE - DA.ğıtılmışsınız…

Bir yalnızlığın ölüme en yakın olduğu günlerdir artık...

Geriye kalan tüm boşlukları yalnızca şarkılar doldurmaya başlar.

Arkadaşlarınızın kafanızı dağıtmak için sizi götürdüğü barda ;

Hiçbir şey olmamışcasına bir İspanyol kadar ateşli dans edersiniz

Arka fonda “Ay Amor” diyen Monica Molina,

ya da “El Amor” diyen Jose Luis Parales falan çalar.

Müzik değişir ve bir Amerikalı kadar umursamaz bir tavırla siz ;

“ pişman değilim,keyifli bir şekilde istedim ve yaptım” dersiniz

Çünkü Frank Sınatra “My Way” i söylemektedir.

“Bu benim yolum” diyip kendinizi avutursunuz.  

Ama daha önce öylesine yürüdüğünüz tüm yollar bile

Henüz anlayamadığınız bir nedenden ötürü size anlamlı gelmeye başlar.

Sokağın sonuna geldiğinizde “La Vie En Rose“a (kaldırımdaki serçe)takılır gözleriniz

Edith Piaf dinlerken , artık bir Fransız’dan daha da bohemsiniz.

İşte kendi kimliğinizi bile karıştırmaya başladığınız o anda ;

Son sözü İbrahim Tatlıses Mutlu Ol Yeter diyerek söyler

çünkü bir yanınız hep arabesktir  

Ve artık bir Türk gibi ne olduğu belirsizsinizdir... 

Bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya geçerken siz

Ağırlından dolayı taşımakta zorlandığınız bavulunuzda kırışık hayaller,

aslında değişik ruh hallerine çadır kuran birer göçebesiniz.

Aşkın bayrağından tanınacak bir ülke olmadığını,

seviyor yazsa bile pasaportunuzun üzerinde,

seviyorum diye bir uyruk taşısanız da kimliğinizin köşesinde ;

ne vatandaşı olabilirsiniz bu ülkenin,

ne de resmi ziyaretçisi.

Aşk yalnızca mültecilere göredir ; anlarsınız… 

 

 

İtalya milli futbol takımındaki hiçbir oyuncu bile size yakışıklı gelmez ;

Victoria Secret defilesindeki hiçbir kadını seksi bulmazsınız ;

Yani durum gayet ciddidir.

Siz hayatı dramatize ederken , o sizi karikatürize eder

Bu yüzden aşk acı olduğu kadar ; komiktir de

Ve emin olun halinize en çok Tanrı güler.

Artık ayrılık vaktinde dinlenen şarkılar ; yerini filmlere bırakmaya başlar

Holivut aşkınızı çalmaya çalışan bir Haydut gibidir ;

Tüm dünyayı kurtaran bir kahraman olmak yerine,

Hırsını alamayıp tüm kasabayı yakmaya niyetlenen

Bir kovboy rolünü oynamak zorundasınız western filmlerinde.

Çünkü kadınları etkileyen genç ve yakışıklı Clark Kent’tir

Siz John Wayne olarak güzel bir kadın için fena halde yaşlısınız.

Fakat yine de hiçbir koşul size engel değildir ; çünkü aşıksınız

Eric Segal’in “Love Storysi şimdi hayat yönetmenliğinde gösterimdedir,

Gene Kelly’nin  Sıngın’ In The Rain‘i

hem daha çok ıslatır , hem de daha çok ağlatır sizi,

Titanic defalarca batar,

İngiliz her zamankinden daha Hasta’dır

Kazablanka filminde ; sırf Ingred Bergman’a aşık olduğu için

Humprey Bogart’a hain planlarından dolayı kızamaz,

Leon’daki soğuk kanlı tetikçi Jean Reno’nun

14 yaşında bir kız çocuğu olan Natalie Portman’a sarılırken ;

neden korktuğunu daha iyi anlarsınız…

Derken Holivut denen Haydut’un elinden sizi Atıf hoca kurtarır ;

Ve Asya, İlyas’a daha utangaç bir şekilde bakar

Selvi boylunun al yazmaları ; daha güzel gelir gözünüze artık.

 

Kalan , yırtık biletleri birleştirmeye çalışırken

Giden , en güzel koltukta çoktan yeni bir filme dalmıştır

Aşk size her daim kapalı gişedir ; yer bulamazsınız.

 

Filmleri sevgilinizle sinemada değil , evde tek başınıza izlediniz

Sevdiğiniz şarkıları onun omzunda değil , kendi koltuğunuzda dinlediniz

Ve sıra tek başına okunan satırlara gelir ;

Ve birileri  çıkıp “git kendini bilmem ne yaptırmadan “ diye bir şeyler karalar

Siz de gidip o kitapları alır, okumadan baş ucunuza koyarsınız

Aşk sizi, o kitapları alacak kadar aptallaştırır.

 

Ayrılık “333” ya da “peynir” demese de gülümsemeden çıktığı karelerde ;

Bir fotoğrafın , binlerce çağrışıma sebep olduğu günlerdir artık.

işte yaşamak dersiniz ; hem korkarak,hem mecburi suyunu içmesi ceylanın

teniniz yanar ; öğle ortasında düz duvara tırmanmaya çalışan kertenkele gibi

artık bir o kadar ürkeksiniz de ; kolay av olmamak için kaçan zebra kadar

Çatlamış bir camın, kırılmaya en yakın o küçük orta noktasında olsanız bile ;

Biliyorum yine de istemiyorsunuz yalnızlar sınıfında en ön sırada oturmak

ama itiraf edin ;

alışveriş sonrası mağazada yanlışlıkla unutulmuş

bir kadın çantası gibisiniz.

İçiniz dolu olsa da ; artık sahipsizsiniz…

 

Ataol Behramoğlu o meşhur şiirinin satırlarını okuyor

kendi ağzıyla Cezayir Sokağı’ndaki şiir dinletisinde ;

“ Ölümdür Tek Başına Yaşanan,

Aşk İki Kişiliktir “ diyor.

Ve masaya oturuyor.

Yanımdaki Leman Sam “ aşk tek kişiliktir “ diye bağırıyor.

Ben de Ataol Hocanın kulağına eğilip  

“ Hocam aşk tuhaf bir koltuk ;

tamam binerken iki ama inerken tek kişiliktir” diyorum

Leman Abla fısıltıyı duyup bana gülüyor,Ataol Hoca alnımdan öpüyor.

Ve Kadıköy ‘den Taksim’e giden dolmuş şoförü

Benim koltuktan esinlenmiş olacak ki

aşkla ilgili son sözü söylüyor :

“Kalbinde Yer Yoksa Güzelim,Zahmet Etme Ben Ayakta da Giderim “

 

 

 

DİP-SİZ ve EDEP-SİZ NOT : Evet komik ve arabesk bir son oldu.Aşk için en güzeli de bu bence.Ama mutlak bir ciddiyetle ; şimdi yazacaklarımdan kimse değişik anlamlar çıkartıp beni yargılamaya kalkmasın.Çünkü sizin kanunlarınızda,benim cezamı gerektiği gibi verebilecek bir madde yok.Az önce yazdıklarım ve şimdi yazacaklarım bir aşk ilanı değil ; yalnızca bir saygı yazısı,görkemli bir anımsama ,sade bir anma törenidir.Ne bir kadın,ne de bir erkekten,ailem de dahil hiç kimseden hiçbir şey beklemediğimi ve menfaatler için  yaşamadığımı beni tanıyanlar çok iyi bilir.Bunları laf olsun diye dillendirmeyeceğimi de bilirler.Ve ben kadınları etkilemek için yazmıyorum bu pisliği ; ben yalnızca kendim için yazarım ve aşkı yazıp insanların duygularını sömürmeyi istemediğimi de bilirsiniz.Ama bugün özel bir gün ve ben de başlarken duygusal bir yazı olsun istedim.Ama sizi, duygusal bir yoğunlukla boğmamak için yaptığım bu hain plandan, inanın sırf sizin iyiliğiniz için daha sonra vazgeçtim.Ve yazı trajikomik bir hal aldı…Bırakın yüzmeyi,en azından bir kere bile bu duygunun kıyısında ayaklarınızı aşka sokmuşsanız ; bunu canınız acıyarak değil , tatlı bir tebessümle hatırlayın istedim.Çünkü 3 Temmuz 2003 Perşembe günü ; ben de sevdim. 

 

AMA BAZEN OLMAZ ve sırf bazen olmadığı için bu duyguya karşı koyulmaz.10 yıldır yaşadığı aşkı içinde tutup sırf her defasında sevdiği kadını uzaktan seyredebilmek için kilometrelerce yol kat eden ve bazen sevdiği kadını uzaktan bile göremeden evine,ailesine,karısına ve çocuklarının yanına dönen Taksici Ünsal Abi’yi,16’lık yüreğinde büyüttüklerini terk edildikten sonra bile o küçücük sahil kasabasında yaşatmaya çalışan ,sevdiği kadınla birlikte eskiden oturdukları bankta şimdi yalnız başına düşünürken her gece saat 11’i gösterdiğinde o saat kulesine bakıp gözleri dolan Fahri Can Bilge’yi ve ben kendimi asla unutmayacağım ; dediğim gibi kazanan ve kaybeden yoktur bu savaşta ama biz en çok ölüsü olan taraftık.

 

Ve gerçekten bazen olmaz ve belki bir gün başkasıyla olur diye yaşamaya başlarsın.Aşk zaten o bazen‘le başlayıp belki arasında geçen süredir ve ne yazık ki ; bazılarımıza göre o belki’nin süresi hiç bitmeyecektir.Hayatıma giren tüm kadınlar,bir zamanlar aşık olduğum ilk ve tek kadını tanırlar,bilmek ve saygı duymak zorundadırlar. Ben O’nu ilk gördüğüm andan beri saygıyla anıyorum sırf bana hissettirdikleri için ve inanın dostlar zaten mühim olan karşınızdaki tarafından hissedilmek değil ; karşınızdakini hissedebilmektir.Ve O,benim onu hissetmem için hiçbir çaba sarf etmedi yalnızca Tanrı’nın ona bahşettiği yüzüyle 20 saniyede bana bunu yaptı.Ve aslında ben o mutlak yaratıcının,bir insana yapıştırdığı salt yüzü sevmiştim…Bunu anladığım an ; aşık olduğum kadın artık ,Tanrı’nın elinden yanlışlıkla yeryüzüne düşürdüğü 5. kutsal kitap,bir haftaya eklemeyi unuttuğu sekizinci gün ve bir günden çaldığı 25. saatti benim için...Ve bugün 5. kutsal kitap gibi ; 5. ay Mayıs…Belki 25. saat değil ama 29. gün…

Çünkü ; 29 Mayıs SEN’in doğum günün…

 

Nitekim Tanrı kusursuz senaryosunun altına imzayı atıyor ve ben sonradan öğreniyordum ki ; ilk görüşte yalnızca 20 saniyede o salt yüzüyle bana aşkı yaşatan insanla ben,meğerse 4 yaşına kadar ortak bir çocukluk geçirmişim ve daha sonraki 14 sene boyunca, o malum 20 saniyeye kadar O’nu hiç görmemişim… 

 

Tebrikler mutlak yaratıcı ; gerçekten iyi işti...

 

 

____________________________________________Babam’a
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


.

.

.