|
Ahmed Arif’in o
dizeleriyle başlıyor aslında her şey ;
“ Mağlup mu desem mahçup mu
Ama ikisi de değil
Ben garip sen güzel
Dünya umutlu
Öyle bir tuhafım bu akşam üstü…”
Kuytuda sakladığım
“Sarafin Sauvignon Blanc“dan bir kadeh doldurup içine
birkaç damla maroela aromalı soğuk kırmızı meyve çayı
koyuyorum.Benim buluşum olan bu karışımı mutlaka
deneyin.Bu karışım sayesinde aslında bizim Saros
Yarımada’sında yetişen bu beyaz şarabın üzümleri ; artık
Fransa’nın Bordeux bağlarındakilerini aratmıyor.Ve her
daim dostum UZUN Anadolu’yu ateşledikten sonra ; bugünün
bana ne anlatmak istediğine burun
veriyorum…
Hanımeli kokusunun
türevleri...Burna vuran bir yansımanın, değişik
çağrışımlara sebebiyet verdiği zaman dilimleri…Özensiz
bir telaşla gördüklerinizin değil ; mutlak bir
uyuşuklukla kokladıklarınızın size
hissettirdikleri…Şimdi evinizde otururken bu satırları
okuduğunuzu düşünürsem ; hemen bulunduğunuz odadaki camı
açın,gözlerinizi kapattıktan sonra havayı koklayın…Eğer
burnunuzda dalgalanan kokular size hiçbir şey ifade
etmiyor,daha önceden bildiğiniz her hangi bir
mekanı,tanıdığınız bir insan yüzünü size hatırlatmıyor
ya da bilmediğiniz hayatları size anlatmaya çalışmıyorsa
; gerçekten bitmişsiniz demektir…
Sizin adınıza önce ben
penceremi açıyorum :
Göç etmiş yoksul bir
ailenin aslen Fas doğumlu olan o ergen kız çocuğu henüz
yıkanmış tenini, bir havlunun ona tutkuyla
sarılan dokumasına bırakıyor…Saçları ıslak bir şekilde ;
yoksulluğunu, şimdi giydiği kırmızı pileli eteğine
gizlemeye çalışırken ; Accoules yokuşundan aşağı
yavaş yavaş 'Vieux Port'a (eski liman)
doğru babasını karşılamaya gidiyor…İşte o kızın eteğini
utanmaz bir biçimde havalandırmaya çalışan teşhirci
Mistral rüzgarı…Burnuma çarpan bu koku; Marsilya’nın
yoksul taşlı Provence kıyılarından geliyor…O
kıyının çocuklarından biri olan ünlü Cézanne, belki de
Les Grandes Baigneuses ‘ü ( Yıkanan
Kadınlar ) resmederken bu Faslı kızı düşünmüş ve benim
hissettiğim gibi ; o da Mistral rüzgarını bu
şekilde algılamıştır diye düşünüyorum.Ya da Cézanne’la
aynı sokaklarda koşup,aynı rüzgarı koklayan yazar Marcel
Pagnol : “ Sen hiç fakirleri seven bir kadına
rastladın mı ? “ derken ; belki de bu Faslı fakir
kızın,fakir bir erkeği sevebilme ihtimali olan ilk kadın
olabileceğini düşünmüştür…Bir Cumartesi akşamı burnumu
ilk ziyaret eden işte bu anlattıklarımdı ve yalnızca
havadaki koku bana bunları kaleme aldırdı…
Ve şimdi sıra sizde…Camı
açtınız ve havayı kokladınız,belki benim az önce
anlattıklarıma benzer hiçbir şey hissetmediniz ; inanın
hiç önemli değil…Ama ruhunuzun yer çekimine karşı
koyarak uçtuğunu ve havayı kokladıktan sonra kendinizden
geçmek için bir neden bulduğunuzu söyleyin bana ; ne
olur ! Yoksa gerçekten ruhunuz için endişelenmeye
başlarım…
Şimdi kulağıma eğilip bana
en meşhur olarak ; yağmur sonrası kokan toprağı örnek
vermeyin sakın ! Çünkü herkesin hissettiği bu kokuyu
sizin de hissetmeniz ; sizin ruhunuzu özel kılmaz ve
benim anlatmaya çalıştıklarımla tamamen alakasız.Çünkü
doğanın herkesi etkileyen bu kokusu aslında milyonlarca
kadının üzerine sıktığı bir parfüm olan Miracle
şişesinden farksızdır.Üstelik bilim de sizin
romantizminize kafa tutacak kadar cesur.Siz “ ne güzel
kokuyor yağmur sonrası toprak “ derken ; aslında kokan
toprak değil, yağmurla birlikte havaya yükselen,
toprağın içindeki bazı bakterilerin ürettiği
sporlardır.Ve tekrar ediyorum,ben değil bilim diyor :
Yani kokan toprak değil ; aslında bakteridir…Ve hayat
; kimi zaman sizi, beğenmediğiniz bir bakterinin
kokusuyla bile bu denli etkileyerek aldatabilir.
Sizin deyiminizle “yağmur
sonrası toprak kokusu“nu, Çin’in Kwai Nehri’nin
eteklerindeki pirinç tarlalarında çalışan bir çiftçi de
burnuna çektikten sonra ruh halinde duygusal değişimler
yaşar,İsviçre’nin Basel’ini sulayan Ren Nehri’nin
kıyılarında tütün yetiştiren işçi de…Yeni Zelanda’nın
Cook Dağı’ndaki bir insan da aynı toprak kokusunu
hissedip hayallere dalar,Ağrı Dağı’ndaki bir adam da…Bu
kokudan etkilenmenize elbette sözüm yok ama eğer ben
özelim,eğer ben farklıyım diyorsan ; herkesin hissettiği
bir kokuyla, herkesin yalnızca o an ruhunda oluşan
çağrışımların, senin de ruhunda oluşmasına göz yumma !
Siz yağmur sonralarında gelen olağan toprak kokusunun
sizi etkilemesini bekliyorsunuz ama havada her daim
çarpışan muhteşem kokuların etkilerini kaçırıyorsunuz.Ve
artık etkilenmek için beklemeyin yağmur sonrası toprak
kokularını çünkü etkilenmek isteyen birine hava
her zaman güzel kokar ve hep bir şeyler anlatmaya
çabalar ; sizin de payınıza yalnızca size ait olan
çağrışımlar her daim düşer ve inanın havada yağmur
sonrası toprak kokusundan daha etkileyici kokular da
vardır, yalnızca koklamayı bilmelisiniz
gerçekten,hissederek,size özel ruhunuzla
koklamayı…
Hissetmenin ne demek
olduğunu 29 Mayıs’ta karalamaya çalışacağım.Bu
koku mevzusunu aslında sayfalarca uzatabilirim ama sizi
şimdilik sıkmak istemiyorum ; umarım sizi bu konuda
sıkmayı başka bir yazıda denerim.Yoksa 70’lerde çekilen
“Profumo di Dona” ikinci kez “Scent of Woman” (
Kadın Kokusu ) olarak sinemaya aktarıldığında,başrolde
kör bir adamı oynayan Al Pacino’nun kadınları
kokularından tanıyarak onları nasıl etkilediğinden
girip,iki yıl önce hepinizin de izlemiş olduğuna
inandığım “Perfume : The Story of Murderer” filmindeki
Jean-Baptiste Grenouille karakterinin,öldürdüğü
kadınların kokularını nasıl sakladığıyla devam ederek,size
en büyük sırrımı verip ; benim de bu filmden
çok önceleri başlayıp 6 ay öncesine kadar devam
eden, hayatıma giren tüm kadınların kokularını kimsenin
henüz bilmediği bir yerde saklama huyumdan bahsederek
yazıyı bitirebilirdim.Ama size en büyük sırrımı vermiş
olurdum değil mi ? Bunu istemem.
İşin çekirdeği şu ki ;
çoğu zaman bir koku, gözünüzle şahit olduğunuz bir
manzaradan daha fazlasını anlatır size…İşte bunu
hissetmek ; gördüğünüz tüm yalancıları yazar
yapar,o adamlardan daha az yalan söylediğim için
beni yazmaya çalışan bir arsız
yaptı hepsi bu…O yüzden siz de koklayın özellikle havayı
ve görülenin arkasına gizlenen görünmeyeni hissedin ve
benim gibi adamların günün birinde yanlışlıkla
yazar olup, sizi kandırmalarına izin vermeyin…
* * *
DİP-SİZ NOT
: Neden gökyüzündeki güneşi çırılçıplak gördüğünüzde
hava çok güzel diyip,yağmurlu günlerde su
damlalarını suçlayarak hava kötü dersiniz ki ?
Neden ? İtinayla bir daha düşünün ; çünkü hava hep
güzeldir…
DİP NOT :
Uzun zamandır peşinden koşup “benim olmalı” dediğim ;
dünyaca ünlü İranlı yönetmen Bahman Ghobadi’nin ödüllü
filmi Turtles Can Fly’ın (Kaplumbağalar da Uçar)
, yine Bahman Ghobadi tarafından özel olarak imzalanmış
afişini, çerçeveli bir şekilde bana hediye eden sevgili
arkadaşım Kerem Savaş ’a teşekkürler…Korkma Kerem,
kuzeninin hatırı sayılır bir yapımcı olduğundan kimseye
bahsetmeyeceğim…
_______________________________________Babam‘a…
|