.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 " ALEX OSMAN "
.

Bana misafir olma eziyetine katlanan arkadaşlarım bilirler ; evimin balkonu bir ilkokulun bahçesine bakıyor.

 

Her sabah çocuk sesleriyle uykumun bölünmesinden dolayı rahatsız olma gibi bir lüksüm de yok böylece.Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuyor mavi önlüklü bir çocuk,takıldığı yerde öğretmeni ona sufle veriyor ya da okul müdürü ; “ Teneffüs zili çaldığında bahçede hızlı koşmayın çocuklar “ diyerek günle ilgili ilk uyarılarını yapıyor.Bu sözleri odama ulaştıran dengesiz bir mikrofon sesiyle ; her iki koşulda da yatağımdan kalkıyorum kuşkusuz.

 

Perdeyi araladıktan sonra alfabetik sırayla yan yana dizilmiş sınıflardaki her bir mavi önlüklüye bakarak ; onların büyümek için can atan yaramazlar,büyüdüklerinde ise “keşke hep çocuk kalsaydık” diye serzenişte bulunacak birer isyankar olacaklarını düşünüyorum.

 

Ev arkadaşım İbo’nun evde olmamasını fırsat bilerek,ben evde yokken onun odamdan rosehiplerimi çaldığını bana itiraf etmesi aklıma geldikten sonra,ben de o evde yokken onun zulaladığı ıhlamurlardan birini fincanım için çalıp durumu eşitliyorum ve her daim dostum UZUN Anadolu’yu ateşledikten sonra balkona çıktığımda ; özellikle minik erkeklerin yaptıkları maçları,en güzel tribünden izliyorum.

 

Bir yazıya konu olduklarından ve benim tarafımdan sinsi gözlerle izlendiklerinden fena halde haberleri yok.Bazen bir teknik direktör kadar acımasız,bazen bir taraftar kadar sadığım.Galatasaray formalı bir çocuk var,arkadaşlarının ona bağırmalarından adının Mert olduğunu anlıyorum.

 

Oldukça şahsi oynuyor,iyi bir futbolcunun herkesi çalımlayarak gol atması gerektiğini düşünüyor.Futbolun bir takım oyunu olduğunu ve hayatın koltuklarının bencilliğe yer vermeyecek kadar dolu olduğunu zaman ona gösterecek, ne acı…

 

Şimdi saha içindeki arkadaşları şikayet ediyor ondan sırf pas atmadığı için,yarın bir dostu sitem edecek “ne vefasızsın Mert,bir kere bile aramadın “ diyerek ya da diğer gün sevgilisi telefonu Mert’in yüzüne kapatırken ; “ Bir daha beni arama Mert “ diye ona kızacak ve sırf ihmal edildiğini düşündüğü için Mert’in telefonlarına belki de bir daha hiç çıkmayacak.

 

Şimdilik zevkle topu yuvarladığın kalede bir kaleci var Mert ama yarın öbür gün boş kaleye şut çekmekten keyif almayacak ve karşı takımda oynayan rakibinin bile aslında bu oyunu ne kadar anlamlı kıldığını ve yaşamak için hayatta sadece dostlarına değil düşmanlarına bile ihtiyacın olduğunu anlayacaksın…Gözüm üzerinde Mert haberin olsun !

 

Şık bir pasla, “ al da at “ diyor arkadaşına Fenerbahçe formalı Alex Osman...Kendisi gol atmaya bu kadar yakınken şansını zorlamıyor,daha müsait bir pozisyondaki arkadaşı Barcelona formalı Eto Murat’a pas verip,golü onun hanesine yazdırıyor.İşte hayat diyorum aferin Osman aferin…

 

Bir Fenerbahçeli olarak ; Eto Murat’ın, Fenerbahçeli Alex Osman’la kombinasyonundan fena halde umutlanıyorum.Eto Fenerbahçe’ye gelmedi ama bizim ilkokul çoktan Eto’ya imzayı attırmış diyorum…Olması gerekeni yaptı Osman…

 

Arkadaşlarını düşündü…Kendi üstünlüğünden çok, takımının galibiyetini düşündü…Tek başına yaşanan bir sevincin,birilerine sarılarak paylaşılacak bir mutluluktan daha keyif verici olmadığını düşündü…Çünkü insanların seçimleriyle yargılanacaklarının,vereceği bir kararın yalnızca kendisini değil aslında çevresindeki herkesi etkileyeceğinin son derece farkında…

 

Mert gibi günün birinde boş kaleye bakarken bulmayacak kendisini…Onun sut çekeceği kalede hep bir kaleci olacak, çünkü yanında o kaleye birlikte gol atmak için koştuğu hep bir Murat olacak…2’ye tek kalmış bir kaleci ne kadar çaresizse ; hayat da el ele vermiş Murat ve Osman karşısında o kadar çaresiz kalacak ve ömürleri boyunca çektikleri her şut ; inanın bana gol alacak…    

 

Golden sonra Murat ve Osman birbirlerine sarılıyorlar ve bağırıyorlar ; işte paylaşımın farklı ayaklardan aynı ritmik figürleri , işte sevincin farklı damarlardaki alyuvarlardan ortak bir haykırışla vücuda baş kaldırışı…

 

Gyula Halasz ‘ın Paris fotoğraflarındaki karelerine benzetiyorum ikisini ; yorgun gece işçileri gibi mutlu,Paris’in gece lambalarına püf diyen Picasso,Ernest Hemingway,Henry Miller,Sartre ve daha niceleri gibi fena halde yaratıcılar diyorum.

 

Nazım Baba’nın suratını astığını fark ediyorum ve diyorum ki ; “ Sana mutluluğun resmini yapamadı Abidin ama Osman ve Murat gülen bir tablo armağan ettiler şimdi,burada,bugün bana…”

 

Futboldan nefret eden kadınlar bile gol atan erkekleri daha çok severler ; Mert gibi davrananları da bu yüzden suçlamamak gerek…

 

Gol atan erkeklerin para ve şöhret sahibi olmaları diğer futbolculara göre her zaman daha kolaydır.Bunun farkında olan o minik topçular için kaleye geçmek, aralarındaki herkesin en son isteyeceği şeydir çünkü sahada kendilerini maç kazandıran futbolcular gibi hissederler,kendilerine onların isimlerini verirler ; bu yüzden Murat da Barcelona’nın savunma oyuncusu Puyol’un formasını değil,durmadan  gol atan Eto’nun formasını giymiştir ve bu yüzden Osman, babasına Lugano’nun değil Alex De Souza’nın formasını aldırmıştır.

 

İyi bir golcü, gol kralı olarak ödüllendirilir.İyi bir savunmacı ise kral değil yalnızca iyi bir defans oyuncusudur.Bu yüzden Hakan Şükür hep kral olarak kalacak,Bülent Korkmaz hep bir savaşçı olarak adlandırılacaktır.Efsane olan Brezilyalı Pele’dir ,Alman Beckenbauer ise sadece iyi bir kaptandır.

 

Hayatın bu döngüsünü kırmaya çalışıp, kaleci olarak ödül almayı beceren tek isim Lev Yashin bile ,ünlü golcü Karl-Hainz Rumennige gibilere geçit vermediği için hep takdir edilen değil, çoğu zaman kızılan tek adamdır.

 

Nitekim de hayat ona verdiği ödülü canını alarak telafi edecek ,sakatlığından dolayı bacağı kesilerek hayata veda edecektir.Sonuçta Lev Yashin gibiler bile bu makus talihi yenemeyecek ve golcülerin kazanmasına engel olamayacaktır.

 

Tüm ödüller,tüm ilgi gösterileri ,tüm bu şaşa ; kazandıranlar,galip gelenler,gol atanlar içindir.Evet doğrudur ; hayat, kaç gol attığınızla ilgilenir ama Tanrı formanızı ne kadar terlettiğinizle…
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


.

.

.