.
.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 Ayşe Teyze… Nazım Hikmet… (Eskilerim-3)
.

Küçücük, daracık sinema salonlarında, beş film birden seyrederken, sigara dumanı arasında, en çok karate ve seks filmlerine ilgi duyardık.

 

Sinema çıkışında her birimiz başrol oyuncusu gibi dövüşür, önümüze geleni dövmeye kalkardık.

Bazen, eve gözümüzün altı morarmış ya da kolumuz bacağımız çürük içinde gelirdik.

 

Ve tabii yıkanırken yine o soğuk gecekondu bahçesindeki leğenin içinde, dayağı yiyiverirdik.

Annem, vücudumdaki çürük-çarığı görür ve “Yinemi kavga” deyip, vuruverirdi kafama maşrapayı.

Ama dayak yemediğimi öğrenince; çaktırmadan sevinirdi.

 

Küçük bir aileydik; kendimize zor yeterdik.

 

Bayram günleri tencerede yumurtalar kaynar, özenle sofraya konulurdu.

 

Her birimize bir yumurta düşer; bayramdan bayrama gördüğümüz, bir parça salamdan ancak iki üç dilim düşerdi hakkımıza.

 

Yarım ekmeğin içine sürdüğümüz margarin büyük keyif verirdi hepimize.

 

Hele bir de üzerine ‘dul karı kebabı’ denilen, kırmızı pul biber, karabiber, tuz, nane ve kekik karışımı oldumu... Ne de müthiş bir tat o...

 

Tek yumurta özenle sekize bölünür, ikiye yarılmış ekmeğin içine istif edilir ve sonra kapatılıp afiyetle yenirdi.

 

Yumurtaları hep Ayşe teyze satın alırdı.

 

Sirkeci’ deki küçük otellerde temizlikçilik yapar, geçimini öyle kazanırdı.

 

Az kazanır, çok biriktirirdi. Bayramlarda aldığı yumurtaları anneme teslim ederken büyük keyif alır, beni de çok severdi.

 

Üzeri, sürekli sidik kokar; yaşlılığına verirdik.

 

Yıllar sonra düşündüğümde; o kokunun aslında çalıştığı otellerdeki tuvaletlerden üzerine sindiğini anladım...

 

Sirkeci’ deki Balkan Palas otelinde çalışırdı genellikle. En çok parayı orası verirdi Ayşe teyzeye.

Zaman-zaman beni de otele götürürdü.

 

Kazlıçeşme’ den trene binip Sirkeci’ deki son durakta inmek, gar çıkışında aldığımız simit ve otelde yudumladığım paşa çayı, dönüş yolundaki lahmacun, en büyük lüksümdü o zaman...

Arkadaşlarıma abartarak anlatırdım olanları.

 

Balkan Palas Oteli, filmlerdeki zenginlerin kaldığı otel, yediğim lahmacun ise ender rastlanan bir yemek olurdu kurduğum hayallerde..

 

Oysa Balkan Palas Oteli, Anadolu’dan gelen tüccarların kaldığı, sokak arasına sıkışmış bir otel, yediğim lahmacun ise sokak satıcılarının garibanlara sattığı ucuz yollu; içine turp konulanlardandı.

Ayşe teyze tek odalı gecekondusunda mutluydu.

 

Evlenip evlenmediğini, kimi kimsesi olup olmadığını hiç kimse bilmedi.

 

Yalnızdı. İhtiyarlamış elleri titrek ama güçlüydü.

 

Başından hiç düşürmediği başörtüsünden fırlayan siyah saçlarını haftada bir siyaha boyar, genç görünmek isterdi.

 

Sokaktaki diğer kadınlardan bir farkının olmadığını gösterme çabasındaydı.

 

Sokaktaki kadınlar arada bir evlerden birinde toplanır saçlarını boyar, ağda yaparlardı.

 

Bazen hamam partileri olurdu. Bacaklardaki kıllar törenle alınır, hamam otunun kokusu göbek taşına sinerdi.

 

Beni de götürürlerdi hamama. Eve dönüşlerde gizlice sorarlardı neleri ve nerelerini gördüğümü?.. “Kuku” dememi beklerlerdi.

 

Utanır, sıkılır, ezilir büzülürdüm. Onların duymak istediğini söyler, kaçıverirdim yanlarından sonra...

Onlar, arkamdan gülüşürken, meraklı yaşıtlarımla paylaşırdım görüp-duyduklarımı. O zaman hiç utanmaz sıkılmaz, gurur duyarak anlatırdım olanları. Hem de abartarak...

 

Göbek taşında zeytinyağlı yaprak dolması, tepsi-tepsi börekler, termosta getirilen çay çok hoşlarına giderdi gecekondu kadınlarının.

 

En büyük zevkleri hamam sefaları, yazlık sinemalardaki acıklı filimler ve tabii televizyondu.

 

Ayşe teyze korkardı televizyondan. Ekranda gördüğü insanların çıkıp yanına geleceğini düşünürdü.

Bir keresinde bir darbukacıya hayran kalmış yanında olmasını istemişti hatta.

 

Cahildi. Güçlüydü. Yıllar onun peşinden koşarken, O yılların üzerine yürümüştü.

 

Bir keresinde de elektrikler kesilmiş, otomobillerin farlarının yanık oluşu dikkatini çekince anneme, “Meliha bak otomofillerin ışığı yanıyor ama...” demişti.

 

Ve sonra; yıllar yakaladı peşinden kovaladığı Ayşe teyzeyi. Kayserili yaşlı bir adamla evlenip, Kayseri’ye gitti ve kendisinden bir daha hiç haber alınamadı...

 

Hava soğuktu. Yaşım yediydi. Sömestr tatili başlamıştı... Tüm sokak arkadaşlarım tatil heyecanıyla birlikte kendilerine alınacak okul geçme hediyelerinin peşine düşmüşken, hüzünlü, meraklı, arar gözlerle etrafı kesiyordum. Bir ses duydum.

 

"Ne alayım sana?.."

" Sucuk!.."

Sucuk. Sadece sucuk…

 

Çok nefis  olurdu o zamanlar. Ulaşılması güçtü benim için. Sadece benim için mi? Hayır! Tüm aile ve mahalle sakinleri için...

 

Alamazdık. Dokunamazdık bile. Sadece Hacı Bakkal'ın vitrinin süsüydü o zamanlar hemen herkes için. Hele bir de kavurma vardı ki... Değme gitsin... Ne de güzel kokardı.

 

Bir de çokomel vardı... Ucuz fakat, Alamancıların, sinme koli getirdikleri çokomeller... Aslında Türk malıydı; ama yinede O’nun Alamanyalardan geldiğini düşünür, zevk alırdık çocuk aklımızca..

Alamanyalardan gelen her şey çok iyiydi. Bir cazibesi vardı. İyi kokar, bir hava katardı küçük dünyalara...

 

O sucuğu hediye alacak kişi en büyük ağabeyimin iki küçüğüydü. Sever ama saymazdım. Korkak severdim. Anlaşılmaz bir duyguydu benim için. En çok parayı veren de O, arada bir yanağıma çarpanda...

 

Ne de boktan bir durumdu aslında! Severken neden şamarlardı anlam veremezdim.

Çok sonraları öğrendim haplandığını... Şakir ve Hacı Bakkal'ının oğlu Sabahattin alıştırmıştı hapa kendisini. Keyif alırdı kendince... Haplanır anamdan para isterdi.

 

 

Ebe Sabber vardı mahallenin zengini. Çokta zengin olmadığını anladım sonraları. Anamı severmiş... Anam da O'nu.

 

Benim okul velimdi. Kitap ve defterlerimi aldığı için O' nu zengin bilir, bayram, seyran, ramazan, hıdrellez sürekli el öpmelere koşardım.

 

Okulda beslenme saatlerinde soğuk sandviç, küçük bir şişe süt verirlerdi. Sonra o da kalktı.

Baraka da okurduk. Sobanın odunu öğrencilerin getirdikleri tahta parçalarıydı. Gelmediği zaman ısınamazdık.

 

Her çocuk gibi öğretmenimden hoşlanırdım. Müthiş güzel bir kadındı Meral öğretmen... Çocuk aklımla iç geçirir, bir dediğini iki etmezdim. Bacakları dikkatimi çekerdi en çok. Beni sürekli margarin, ekmek, tüp, kuyruğuna gönderir, imtihan kağıtlarımı kendi doldururdu.

 

Bir keresinde anneler günüydü, bir çorap almıştım. Rengini beğenmediği için üç kez tuhafiyeye gidip gelmiştim. O'na hiç kızmadım...

 

Saat 09.30 olmasına karşın camı açıp dışarıya baktığımda, kumruların birbirlerine kur yapan seslerinin, serçelerinkiyle kaynaştığını duydum.

 

Bir Pazar sabahı oluşu ve 365 günün devrilmesine artık saatler kalması, hüznümü biraz daha arttırıyordu.

 

2000 yılı terk edilip bir milenyumun ilk gününe geçilmesine sadece 17 saat kalmıştı.

 

Dışarı bir müddet izledikten sonra, temiz havayı ciğerlerime çekerek içeri girdim. Sokağa çıkmayışımın üçüncü günüydü...

 

Hasta değildim ama üç gündür evden dışarı çıkmamıştım. İşsizdim. Sıkkın bir can taşıyordum.

Yeni bir yılın işsizlik sıkıntımı atacağı umuduyla yaşarken, bir gece öncesinden başlayan boyun ağrım nedeniyle boynumda boyundurukla geçtim bilgisayarın karşısına.. Bu kez daha dik oturdum...

Kendimden emin, güvenli ve sevinçliydim. Öyle hissediyordum...

 

İki aydır okuduğum “Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı’nın (Kemal Sülker) altıncı cildini bitirdiğimde gözlerimin dolduğunu fark ettim.

 

Nedeni çok fazlaydı gözlerimin doluşunun, çok şey söyleyebilirdim ama hiçbirini söylemek, yazmak gelmedi içimden.

 

Yıllarca söylemek istediklerimi hep içime atarak yaşamış; ancak bir çatlak bulduğumda yüreğimden dışarı göndermiştim.

 

Biraz ezik, mağrur ve gururlu oluşum çoğu zaman rahatsız etmişti beni... Ama mayamın bu olduğunu düşünmüştüm. Gizli bir duygusal, ince ruhlu ve mantık metodları ile kendimle barışık , düşünebilen bir kişiliğe sahip olduğumu düşünüyordum.

 

Bir filimin duygusal  sahnesinde, dilenen bir çocuğu ya da yaşlı bir kadını gördüğümde de dolardı gözlerim. Ama kendimi sıkar, ezilir, büzülür, boğazıma atılan düğümlerin çözülmesine izin vermezdim. Çok zevk alırdım üstelik...

 

Yalnızken küçük banyo aynasının karşısına geçip nasıl ağladığımı gördüğümde, önce kocaman bir “Aferin oğlum”, ardından “Utanmıyor musun?..” da derdim kendi kendime.

Erkeğim ya?!.. Ağlamak ayıp olur diye düşünürdüm. İşte bunun için ağlamadım yine, yeni yıla girmeye saatler kala.

 

6 ciltlik kitap beni başka diyarlarda gezindirmişti.

 

Türk siyasi hayatı, orta okul yıllarında okutulan şairlerin şiirleri, kim oldukları, neler yaşadıkları, bir-bir gözümün önünden geçti iki ay içinde.

 

Atatürk’ün Nazım Hikmet’e elzem olamayışına, Nazım’ın başına gelenlerin çoğunun Milli Şef İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’na rastlayışına, Yahya Kemal’in Nazım Hikmet’in annesine aşık oluşuna, okul yıllarında şiirlerini severek okuduğum bazı şairlerin ne denli sahtekar ve korkak olduklarına...

Her şeye, evet hemen her şeye bu kitapların sayesinde tanık oldum.

 

Tek gözü özür, ünü dünyaya yayılmış yazar Yaşar Kemal’in adı Kemal Sadık Gökçeli iken, Adana’da Nazım Hikmet için yürüyüş tertiplediğini, yakın tarihte Sivas’ta gericiler tarafından yakılarak öldürülmek istenen Aziz Nesin’in çıkardığı mecmualarla Nazım Hikmet’i cezaevinden kurtarmak için nasıl çaba sarf ettiği, Nazım’ın aşklarını, kadınlarını...

 

Yatak odasında yazıyordum. Solumda oğlum Fırat vardı. Uyuyordu... Kitap okumayı hiç sevmememe rağmen, yanı başımda kitaplar vardı.

 

Gündüz olmuştu... Başımda kavak yelleri; umutsuz düşünüşlerde, lirik bir şiir kıvamındaydım.

 

 

Devam etmeyecek

Hoşça kalın, dostça kalın

 

 

 

Yaşar Gürsoy

 

www.yasargursoy.com
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

.