Küçücük, daracık sinema salonlarında,
beş film birden seyrederken, sigara dumanı arasında,
en çok karate ve seks filmlerine ilgi duyardık.
Sinema çıkışında her birimiz başrol
oyuncusu gibi dövüşür, önümüze geleni dövmeye
kalkardık.
Bazen, eve gözümüzün altı morarmış ya
da kolumuz bacağımız çürük içinde gelirdik.
Ve tabii yıkanırken yine o soğuk
gecekondu bahçesindeki leğenin içinde, dayağı
yiyiverirdik.
Annem, vücudumdaki çürük-çarığı görür
ve “Yinemi kavga” deyip, vuruverirdi kafama
maşrapayı.
Ama dayak yemediğimi öğrenince;
çaktırmadan sevinirdi.
Küçük bir aileydik; kendimize zor
yeterdik.
Bayram günleri tencerede yumurtalar
kaynar, özenle sofraya konulurdu.
Her birimize bir yumurta düşer;
bayramdan bayrama gördüğümüz, bir parça salamdan
ancak iki üç dilim düşerdi hakkımıza.
Yarım ekmeğin içine sürdüğümüz
margarin büyük keyif verirdi hepimize.
Hele bir de üzerine ‘dul karı kebabı’
denilen, kırmızı pul biber, karabiber, tuz, nane ve
kekik karışımı oldumu... Ne de müthiş bir tat o...
Tek yumurta özenle sekize bölünür,
ikiye yarılmış ekmeğin içine istif edilir ve sonra
kapatılıp afiyetle yenirdi.
Yumurtaları hep Ayşe teyze satın
alırdı.
Sirkeci’ deki küçük otellerde
temizlikçilik yapar, geçimini öyle kazanırdı.
Az kazanır, çok biriktirirdi.
Bayramlarda aldığı yumurtaları anneme teslim ederken
büyük keyif alır, beni de çok severdi.
Üzeri, sürekli sidik kokar;
yaşlılığına verirdik.
Yıllar sonra düşündüğümde; o kokunun
aslında çalıştığı otellerdeki tuvaletlerden üzerine
sindiğini anladım...
Sirkeci’ deki Balkan Palas otelinde
çalışırdı genellikle. En çok parayı orası verirdi
Ayşe teyzeye.
Zaman-zaman beni de otele götürürdü.
Kazlıçeşme’ den trene binip Sirkeci’
deki son durakta inmek, gar çıkışında aldığımız
simit ve otelde yudumladığım paşa çayı, dönüş
yolundaki lahmacun, en büyük lüksümdü o zaman...
Arkadaşlarıma abartarak anlatırdım
olanları.
Balkan Palas Oteli, filmlerdeki
zenginlerin kaldığı otel, yediğim lahmacun ise ender
rastlanan bir yemek olurdu kurduğum hayallerde..
Oysa Balkan Palas Oteli, Anadolu’dan
gelen tüccarların kaldığı, sokak arasına sıkışmış
bir otel, yediğim lahmacun ise sokak satıcılarının
garibanlara sattığı ucuz yollu; içine turp
konulanlardandı.
Ayşe teyze tek odalı gecekondusunda
mutluydu.
Evlenip evlenmediğini, kimi kimsesi
olup olmadığını hiç kimse bilmedi.
Yalnızdı. İhtiyarlamış elleri titrek
ama güçlüydü.
Başından hiç düşürmediği başörtüsünden
fırlayan siyah saçlarını haftada bir siyaha boyar,
genç görünmek isterdi.
Sokaktaki diğer kadınlardan bir
farkının olmadığını gösterme çabasındaydı.
Sokaktaki kadınlar arada bir evlerden
birinde toplanır saçlarını boyar, ağda yaparlardı.
Bazen hamam partileri olurdu.
Bacaklardaki kıllar törenle alınır, hamam otunun
kokusu göbek taşına sinerdi.
Beni de götürürlerdi hamama. Eve
dönüşlerde gizlice sorarlardı neleri ve nerelerini
gördüğümü?.. “Kuku” dememi beklerlerdi.
Utanır, sıkılır, ezilir büzülürdüm.
Onların duymak istediğini söyler, kaçıverirdim
yanlarından sonra...
Onlar, arkamdan gülüşürken, meraklı
yaşıtlarımla paylaşırdım görüp-duyduklarımı. O zaman
hiç utanmaz sıkılmaz, gurur duyarak anlatırdım
olanları. Hem de abartarak...
Göbek taşında zeytinyağlı yaprak
dolması, tepsi-tepsi börekler, termosta getirilen
çay çok hoşlarına giderdi gecekondu kadınlarının.
En büyük zevkleri hamam sefaları,
yazlık sinemalardaki acıklı filimler ve tabii
televizyondu.
Ayşe teyze korkardı televizyondan.
Ekranda gördüğü insanların çıkıp yanına geleceğini
düşünürdü.
Bir keresinde bir darbukacıya hayran
kalmış yanında olmasını istemişti hatta.
Cahildi. Güçlüydü. Yıllar onun
peşinden koşarken, O yılların üzerine yürümüştü.
Bir keresinde de elektrikler kesilmiş,
otomobillerin farlarının yanık oluşu dikkatini
çekince anneme, “Meliha bak otomofillerin ışığı
yanıyor ama...” demişti.
Ve sonra; yıllar yakaladı peşinden
kovaladığı Ayşe teyzeyi. Kayserili yaşlı bir adamla
evlenip, Kayseri’ye gitti ve kendisinden bir daha
hiç haber alınamadı...
Hava soğuktu. Yaşım yediydi. Sömestr
tatili başlamıştı... Tüm sokak arkadaşlarım tatil
heyecanıyla birlikte kendilerine alınacak okul geçme
hediyelerinin peşine düşmüşken, hüzünlü, meraklı,
arar gözlerle etrafı kesiyordum. Bir ses duydum.
"Ne alayım sana?.."
" Sucuk!.."
Sucuk. Sadece sucuk…
Çok nefis olurdu o zamanlar.
Ulaşılması güçtü benim için. Sadece benim için mi?
Hayır! Tüm aile ve mahalle sakinleri için...
Alamazdık. Dokunamazdık bile. Sadece
Hacı Bakkal'ın vitrinin süsüydü o zamanlar hemen
herkes için. Hele bir de kavurma vardı ki... Değme
gitsin... Ne de güzel kokardı.
Bir de çokomel vardı... Ucuz fakat,
Alamancıların, sinme koli getirdikleri çokomeller...
Aslında Türk malıydı; ama yinede O’nun
Alamanyalardan geldiğini düşünür, zevk alırdık çocuk
aklımızca..
Alamanyalardan gelen her şey çok
iyiydi. Bir cazibesi vardı. İyi kokar, bir hava
katardı küçük dünyalara...
O sucuğu hediye alacak kişi en büyük
ağabeyimin iki küçüğüydü. Sever ama saymazdım.
Korkak severdim. Anlaşılmaz bir duyguydu benim için.
En çok parayı veren de O, arada bir yanağıma
çarpanda...
Ne de boktan bir durumdu aslında!
Severken neden şamarlardı anlam veremezdim.
Çok sonraları öğrendim haplandığını...
Şakir ve Hacı Bakkal'ının oğlu Sabahattin
alıştırmıştı hapa kendisini. Keyif alırdı
kendince... Haplanır anamdan para isterdi.
Ebe Sabber vardı mahallenin zengini.
Çokta zengin olmadığını anladım sonraları. Anamı
severmiş... Anam da O'nu.
Benim okul velimdi. Kitap ve
defterlerimi aldığı için O' nu zengin bilir, bayram,
seyran, ramazan, hıdrellez sürekli el öpmelere
koşardım.
Okulda beslenme saatlerinde soğuk
sandviç, küçük bir şişe süt verirlerdi. Sonra o da
kalktı.
Baraka da okurduk. Sobanın odunu
öğrencilerin getirdikleri tahta parçalarıydı.
Gelmediği zaman ısınamazdık.
Her çocuk gibi öğretmenimden
hoşlanırdım. Müthiş güzel bir kadındı Meral
öğretmen... Çocuk aklımla iç geçirir, bir dediğini
iki etmezdim. Bacakları dikkatimi çekerdi en çok.
Beni sürekli margarin, ekmek, tüp, kuyruğuna
gönderir, imtihan kağıtlarımı kendi doldururdu.
Bir keresinde anneler günüydü, bir
çorap almıştım. Rengini beğenmediği için üç kez
tuhafiyeye gidip gelmiştim. O'na hiç kızmadım...
Saat 09.30 olmasına karşın camı açıp
dışarıya baktığımda, kumruların birbirlerine kur
yapan seslerinin, serçelerinkiyle kaynaştığını
duydum.
Bir Pazar sabahı oluşu ve 365 günün
devrilmesine artık saatler kalması, hüznümü biraz
daha arttırıyordu.
2000 yılı terk edilip bir milenyumun
ilk gününe geçilmesine sadece 17 saat kalmıştı.
Dışarı bir müddet izledikten sonra,
temiz havayı ciğerlerime çekerek içeri girdim.
Sokağa çıkmayışımın üçüncü günüydü...
Hasta değildim ama üç gündür evden
dışarı çıkmamıştım. İşsizdim. Sıkkın bir can
taşıyordum.
Yeni bir yılın işsizlik sıkıntımı
atacağı umuduyla yaşarken, bir gece öncesinden
başlayan boyun ağrım nedeniyle boynumda boyundurukla
geçtim bilgisayarın karşısına.. Bu kez daha dik
oturdum...
Kendimden emin, güvenli ve
sevinçliydim. Öyle hissediyordum...
İki aydır okuduğum “Nazım Hikmet’in
Gerçek Yaşamı’nın (Kemal Sülker) altıncı cildini
bitirdiğimde gözlerimin dolduğunu fark ettim.
Nedeni çok fazlaydı gözlerimin
doluşunun, çok şey söyleyebilirdim ama hiçbirini
söylemek, yazmak gelmedi içimden.
Yıllarca söylemek istediklerimi hep
içime atarak yaşamış; ancak bir çatlak bulduğumda
yüreğimden dışarı göndermiştim.
Biraz ezik, mağrur ve gururlu oluşum
çoğu zaman rahatsız etmişti beni... Ama mayamın bu
olduğunu düşünmüştüm. Gizli bir duygusal, ince ruhlu
ve mantık metodları ile kendimle barışık ,
düşünebilen bir kişiliğe sahip olduğumu
düşünüyordum.
Bir filimin duygusal sahnesinde,
dilenen bir çocuğu ya da yaşlı bir kadını gördüğümde
de dolardı gözlerim. Ama kendimi sıkar, ezilir,
büzülür, boğazıma atılan düğümlerin çözülmesine izin
vermezdim. Çok zevk alırdım üstelik...
Yalnızken küçük banyo aynasının
karşısına geçip nasıl ağladığımı gördüğümde, önce
kocaman bir “Aferin oğlum”, ardından “Utanmıyor
musun?..” da derdim kendi kendime.
Erkeğim ya?!.. Ağlamak ayıp olur diye
düşünürdüm. İşte bunun için ağlamadım yine, yeni
yıla girmeye saatler kala.
6 ciltlik kitap beni başka diyarlarda
gezindirmişti.
Türk siyasi hayatı, orta okul
yıllarında okutulan şairlerin şiirleri, kim
oldukları, neler yaşadıkları, bir-bir gözümün
önünden geçti iki ay içinde.
Atatürk’ün Nazım Hikmet’e elzem
olamayışına, Nazım’ın başına gelenlerin çoğunun
Milli Şef İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’na
rastlayışına, Yahya Kemal’in Nazım Hikmet’in
annesine aşık oluşuna, okul yıllarında şiirlerini
severek okuduğum bazı şairlerin ne denli sahtekar ve
korkak olduklarına...
Her şeye, evet hemen her şeye bu
kitapların sayesinde tanık oldum.
Tek gözü özür, ünü dünyaya yayılmış
yazar Yaşar Kemal’in adı Kemal Sadık Gökçeli iken,
Adana’da Nazım Hikmet için yürüyüş tertiplediğini,
yakın tarihte Sivas’ta gericiler tarafından
yakılarak öldürülmek istenen Aziz Nesin’in çıkardığı
mecmualarla Nazım Hikmet’i cezaevinden kurtarmak
için nasıl çaba sarf ettiği, Nazım’ın aşklarını,
kadınlarını...
Yatak odasında yazıyordum. Solumda
oğlum Fırat vardı. Uyuyordu... Kitap okumayı hiç
sevmememe rağmen, yanı başımda kitaplar vardı.
Gündüz olmuştu... Başımda kavak
yelleri; umutsuz düşünüşlerde, lirik bir şiir
kıvamındaydım.
Devam etmeyecek
Hoşça kalın, dostça kalın
Yaşar Gürsoy
www.yasargursoy.com