Nasılda silerdik soğuk kış günlerinde akan
burnumuzdaki sümüğü?
Şöyle bir başlardı omuz hizasından; taa bileğe
kadar. Yapışır; kururdu ardından kazaktaki o sümük.
Bir kızar; pir kızardı, 5 çocukla dul kalan anam.
Yıkarken leğenin içinde vuruverirdi kafama maşrapayı
ya da koca sabunu.
Hiç bitmezdi o sabun. Semt pazarından alınırdı...
Bitmezdi; bitmemesi de gerekiyordu. Çabuk biterse
alacak parası yoktu çünkü anamın.
Babam öldükten sonra bağlanan dul maaşıyla iki odalı
küçük gecekondusunun geçimini sağlamak zorundaydı.
Üçü büyük, biri onlardan küçük dört ağabeyim de
getiremezdi evin ekmeğini.
Anlayamazdım o zamanlar geçim sıkıntısının ne
olduğunu?..
Aklım, bir çikolata parçasına, ya da kapı komşumuzun
çocuğunun Almanya’dan gelen parıltılı, gökkuşağı
renklerindeki misketlerine takılırdı...
Henüz altısındaydım. Ocakta kaynayan kuru fasulyenin
salçallı suyuna bir dilim ekmeği bandırıp, gizlice
bir köşede yerken; korkardım annem görecek diye.
Ama hep yanıldım. Annem, zaten; zamanı geldiğinde,
verirdi o salçalı ekmeği. “Savuşup gitsin” diye
düşünürdü büyük olasılık.
Evini silip süpürür, akşam gelecek komşuları için
çay demlemeleri başlardı çünkü.
Çay demler, komşularını beklerdi. Çünkü
gecekonduların bulunduğu sokaktaki tek televizyonlu
ev bizimkisiydi.
Siyah-beyazdı. Kıbrıs çıkartmasını herkes o
televizyondan izler, haberler böyel alınırdı.
Kiminin oğlu, kiminin de torunu vardı askerde.
Benimde; en büyüğünden bir küçük olanı askerdeydi.
Az kalmıştı tezkere almasına, ama yinede korkuyordu
annem; O’nu da alacaklar diye savaşa...
Üçer-beşer torba dolusu gündöndü çekirdeği biterdi o
gecelerde evimizde...
Komşu kadınlar,o gecelerde, bir kazağın kolunu
bitiriverirlerdi heyecandan.
Bardaklar demli çaylarla dolar taşar, saatlar gece
yarısını gösterdiğinde iki oda bir sofa
gecekondulara geri dönüşler başlardı.
Karartma geceleri vardı o zamanlar. Savaş çıkmıştı
ve şehre akşam düştüğünde ışıkların söndürülmesi
gerekiyordu.
Evimizin duvarında bir çiviye asılı onlarca mektup
bulunurdu. Annem askerdeki ağabeyimden gelen
mektupları dizmişti o çiviye.
Ve sonra; gergin geçen günlerin ardından, geldi
ağabeyim...
Çamaşırları, kaynayan kazanda yıkandı. Merdaneli
çamaşır makineleri bile yoktu. Bitlenmişti. Bitler,
fanila ve donunun dikiş yerlerine yuva yapmıştı.
Sevinmiştim ağabeyimin gelişine. Güçlü hissetmiştim
kendimi. “Belki iş bulur, para kazanır ve bana Hacı
bakkaldan istediklerimi alır” diye geçirmiştim
içimden çocuk aklımla...
Oto boyacısı olan en büyük ağabeyimi hiç göremezdim
o zamanlar. Evliydi, başka bir semtte otururdu.
Arada bir gördüğümde kendisini, ellerine gözüm
ilişir ve “İşte! Bir işçi”derdim.
İşçilerin elinin nasırlı oluşunu o zamanlar
öğrendim. Daha o zamanlarda tık nefesti..
Ciğerlerine çektiği boya ve tiner kokusu sigarayla
da bütünleşince güçlükle nefes alır olmuştu... Ama o
hiç şikayetçi değildi halinden. Ta ki; yıllar sonra
hasta olduğunu anladı ve doktor kapılarında aldı
soluğu, o zaman anladı gerçeği...
Devam edecek…