.
.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 Çocuktuk, büyüdük… (Eskilerim-2)
.

Nasılda silerdik soğuk kış günlerinde akan burnumuzdaki sümüğü?

Şöyle bir başlardı omuz hizasından; taa bileğe kadar. Yapışır; kururdu ardından kazaktaki o sümük.

Bir kızar; pir kızardı, 5 çocukla dul kalan anam. Yıkarken leğenin içinde vuruverirdi kafama maşrapayı ya da koca sabunu.

Hiç bitmezdi o sabun. Semt pazarından alınırdı... Bitmezdi; bitmemesi de gerekiyordu. Çabuk biterse alacak parası yoktu çünkü anamın.

Babam öldükten sonra bağlanan dul maaşıyla iki odalı küçük gecekondusunun geçimini sağlamak zorundaydı.

Üçü büyük, biri onlardan küçük dört ağabeyim de getiremezdi evin ekmeğini.

 

Anlayamazdım o zamanlar geçim sıkıntısının ne olduğunu?..

Aklım, bir çikolata parçasına, ya da kapı komşumuzun çocuğunun Almanya’dan gelen parıltılı, gökkuşağı renklerindeki misketlerine takılırdı...

Henüz altısındaydım. Ocakta kaynayan kuru fasulyenin salçallı suyuna bir dilim ekmeği bandırıp, gizlice bir köşede yerken; korkardım annem görecek diye.

Ama hep yanıldım. Annem, zaten; zamanı geldiğinde, verirdi o salçalı ekmeği. “Savuşup gitsin” diye düşünürdü büyük olasılık.

Evini silip süpürür, akşam gelecek komşuları için çay demlemeleri başlardı çünkü.

Çay demler, komşularını beklerdi. Çünkü gecekonduların bulunduğu sokaktaki tek televizyonlu ev bizimkisiydi.

Siyah-beyazdı. Kıbrıs çıkartmasını herkes o televizyondan izler, haberler böyel alınırdı.

Kiminin oğlu, kiminin de torunu vardı askerde.

Benimde; en büyüğünden bir küçük olanı askerdeydi. Az kalmıştı tezkere almasına, ama yinede korkuyordu annem; O’nu da alacaklar diye savaşa...

Üçer-beşer torba dolusu gündöndü çekirdeği biterdi o gecelerde evimizde...

Komşu kadınlar,o gecelerde, bir kazağın kolunu bitiriverirlerdi heyecandan.

Bardaklar demli çaylarla dolar taşar, saatlar gece yarısını gösterdiğinde iki oda bir sofa gecekondulara geri dönüşler başlardı.

Karartma geceleri vardı o zamanlar. Savaş çıkmıştı ve şehre akşam düştüğünde ışıkların söndürülmesi gerekiyordu.

Evimizin duvarında bir çiviye asılı onlarca mektup bulunurdu. Annem askerdeki ağabeyimden gelen mektupları dizmişti o çiviye.

 

Ve sonra; gergin geçen günlerin ardından, geldi ağabeyim...

Çamaşırları, kaynayan kazanda yıkandı. Merdaneli çamaşır makineleri bile yoktu. Bitlenmişti. Bitler, fanila ve donunun dikiş yerlerine yuva yapmıştı.

Sevinmiştim ağabeyimin gelişine. Güçlü hissetmiştim kendimi. “Belki iş bulur, para kazanır ve bana Hacı bakkaldan istediklerimi alır” diye geçirmiştim içimden çocuk aklımla...

Oto boyacısı olan en büyük ağabeyimi hiç göremezdim o zamanlar. Evliydi, başka bir semtte otururdu.

Arada bir gördüğümde kendisini, ellerine gözüm ilişir ve “İşte! Bir işçi”derdim.

İşçilerin elinin nasırlı oluşunu o zamanlar öğrendim. Daha o zamanlarda tık nefesti.. Ciğerlerine çektiği boya ve tiner kokusu sigarayla da bütünleşince güçlükle nefes alır olmuştu... Ama o hiç şikayetçi değildi halinden. Ta ki; yıllar sonra hasta olduğunu anladı ve doktor kapılarında aldı soluğu, o zaman anladı gerçeği...

 

Devam edecek…
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

.