.
.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 TİKİTİKİTEMPO NOSERANBO
 ÇARİBARURUÇİ VİTERİTEMPO
.

Hatırlayanınız var mı?

Büyük olasılık yoktur. Hatırlayanlar, otuz beş-kırklı yaşlarda olanlardır.

Bir çizgi film vardı. Yaklaşık 33 yıl kadar önceydi.

İnsan beyni çok tuhaf! 33 yıl öncesinin bir tekerlemesini nasıl olur da hatırlar bir anda?.

Bir de şu vardı; her bir ağızdan söylenen:

 

SİM - SİM /  NOB - NOB / İREKEŞ

ÜLTÜS - İLENAN  / İLEVYEM

FAFFEŞ - LATSİRK İLENAT

SİM - / NOB - NOB / İREKEŞ

 

Her kelime, göründüğünün aksine, tersten okunduğunda, aslında bir reklam filminin melodisiydi.Şöyle:

 

MİS MİS BON BON ŞEKERİ

SÜTLÜ NANELİ MEYVELİ

ŞEFFAF KRİSTAL TANELİ

MİS BON BON ŞEKERİ

 

Yaşlarımız ne olursa olsun hemen hepimizin bunlara benzer tekerlemeleri ya da hafızalarımızdan gitmeyen ezgi ve melodiler vardır.

Birçoğunuzun aklınızın karıştığını ya da : “ Nereden çıktı şimdi bunlar! ” dediğini duyar gibiyim.

 

Sonuç, minicik şeylerle mutlu olan bizler, artık hiçte kolay mutlu olamıyoruz.

Aslında o küçücük diye tabir edilenler tekerlemeler bile ne denli mutlu ederdi yaşadığımız sokak oyunlarında bizleri…

 

Bazen minik bir tekerleme insanı eskilerine götürüveriyor.

Biraz geçmişe yolculuk etmekte yarar var…

Adını Eskilerim diye koydum.

 

Soğuk bir kış günüydü. Kar yok, soğuk vardı.

1999 yılında iki büyük depremle sarsılmıştı Türkiye. Ve; binlerce insan ölmüş, binlerce insan anasız, babasız evlatsız kalmıştı.

Geride kalanlar karla kaplı deprem bölgelerinde, bir gelinlik gibi üzerlerini örten kara aldırış bile edemiyorlardı. Kar, hiç bu kadar hüzne boğmamıştı onları...

Çamurlu çizmeleriyle çadırlara girerken anneleri kızamadı küçük çocuklara.

Küçük ama koca yürekli çocuklar, annelerine, babalarının ölüp ölmediğini soramıyorlardı. Babalarının öldüğüne inanmak istemiyorlardı.

 

Günlerce, art arda gittim deprem bölgesine. Her gidişimde yüreğim burkuluyor ve üzüntümü oralarda bırakıp geri dönüyordum İstanbul’a...

Öyle günlerden birinde, hiç göremediğim babamı çok özlediğim düştü aklıma... 

 

İki resmini bilirdim o yaşıma gelene kadar. Biri Kore Savaşı yıllarında üniformalı olanı, diğeri bir vesikalıktı.

En çok vesikalık olana baktım yıllarca. Üniformalı olanda uzak duruyordu çünkü. Silikti, füluğdu...

Vesikalık olanında çok derin bakardı... Çok baktım ona... O’nu küçük resminden tanıyıp, bir şeyler bulmaya çalıştım yıllarca...

Sıkı içermiş. Filinta gibi giyinirmiş. İçermiş ama ,çamurlu gecekondu sokaklarında kimse göremezmiş jilet gibi pantolonunda minik bir çamur izi.

On üçünde almış annemi koynuna eş diye...

Seksek oynarken kaçırmış ilkinde, sonra ip atlarken...

Dedem “Al başına çal” dercesine vermiş annemi O’na...

Sevmiş besbelli, bıyıklı, film karelerinden kaçmış jönlere benzeyen adam.

Yani babam.Yaşar Ruhi olan...

Beş erkek evladı olmuş. En küçükleriyse ben... Hiç görememişim kendini... Annemin karnındaymışım o zamanlar. Ve; hiç dokunamamışım eline. Hiç öpememişim yanağından. Hiç koklayamamışım tenini. “Baba!” diyememişim.

 

Öldüğünde tren yolu emekçilerinin sendikasında başkan seçilmiş. Konuşma yapmak için kürsüye çıktığında bir bardak su içip ardından kürsüden yuvarlanıvermiş...

Ölmüş... Sadece “öldü” demişler...

Bazıları “zehirlendi” demiş ama annem izin vermemiş otopsi yapılmasına. “Cahil kafam” der her aklına gelişinde şimdi annemin... Korkmuş, üzülmüş, parçalayacaklar cesedini diye.

Ölmüş babam... İki kişi daha ölmüş onunla birlikte olay anında takvim yaprakları 1967’nin kasım ayını gösterdiğinde...

 

 

Bir sigara yaktım ve yine nemlenmeye yüz tutan gözlerimi ovaladım... Aklıma küçüklüğüm geldi sadece ve sadece ‘12 Kasım’ yaklaşıyordu…..

 

Devam edecek

 

Yaşar Gürsoy
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

.