.
.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 Bu kez yanılmadım
.

Portakal kostümlü günlerdir yüzünü göstermiyordu. Ayaz vardı.
Burun solumalarının dumanı fırından çıkan ekmek buharının daha kalınıydı...
Atkı sıcaklığı soğuk gergini yüzleri ısıtmaya yeterli değildi.
Islak zeminde ayakta kalabilme çabaları...
Kağ toplayıcısı adam, yırtık, naylon ayak kabının deliğine aldırmadan kaldırımda insanları dağıtırcasına ilerliyor...
Hepte bana rastlarlar... Ya da ben onları ıskalamıyorum. Anlaşılan o ki manzara yine aynısından...
Boyacı bir çocuk... İnce; siyah kazaklı. Titrek vücudunu hareketli caddenin üzerindeki apartmanın kapısına dayamış; boya sandığının üzerinde ağlıyor. Yüzünü göstermiyor, hıçkırıkları geçenler tarafından rahatlıkla duyuluyor...
Ben de diğerleri gibi yanından geçiyor, “yemezler, daha geçenlerde yardım ettim maraz doğdu” diye düşünüyorum.
Yufka yüreğe ‘sus!’ diye uyarıda bulunuyor, boyacı çocuğu 8-10 adım kadar geçiyorum.
Bir ses: “Dur! Geri git bir kez bak. En azından sıcak bir tas çorba ısmarlarsın
Bir ses daha: “Ya yine başına kalırsa?... Ya, ya, ya... Bir de bu soğuk kış gününde koyacak bir yer bulamazsan?..
Hoppala! Yine başımıza bela aldık. Gel de çık işin içinden.. Geri vites; boyacı çocuğun yanındayım.

-         Neden ağlıyorsun?
-         Üşüyorum abi.
-         Üşüdüğün için mi ağlıyorsun. Yoksa paran olmadığı için mi? Doğru söyle!
-         Param var abi. Ama eve ekmek götürücem. Üzerime giyecek bir şeyim yok.
-         Koçum bak indirimli günler var(!) Git kendine balıkçıl yaka bir kazak, bir de mont filan al(!)Oh ne güzel(!) Sımsıcak.

Çocuk kısık-kesik ağlamayı sürdürürken, alaylı sorularla derdine çare olma çözümlerini üretmeye çoktan başlıyorum. Ayrıca kısa süre öncesinde yardımdan da maraz doğmuştu. Bir kez daha olursa doğduğum güne pişman olurum.


-         Şimdi senin baban işsizdir. Annen temizlikçi. Üç-beş kardeşin vardır. Okula gidemiyorlardır. Ev sahibi de kirayı almak için tepenize dikilmiştir.
-         Yok abi evimiz var. Amcamın evinde kalıyoruz.
-         Şimdi senin amcanla baban arasında sorunlar vardır. Ya da amcanda işsiztir. Ev kalabalıktır. Tamam! Al şu bir milyonu, git şurdaki Uludağ köftecisinden sıcak bir çorba iç. Sonrada evine git. Bugün de çalışma. Havalar düzelince yine çalışırsın. Ayrıca da ağlama. ‘Erkekler ağlamaz’ demiyorum ama ağlamasan iyi olur.

Bu konuşmalar geçerken boyacı çocuğu konuşmamızın başından itibaren apartman içinde, soğuktan korur davranıyorum.
Parayı verip, ‘borç kösteğimi’ ödemek için banka yoluna devam ediyorum. Yarıdan çoğunu ödüyor, geri dönüyorum.
Banka, boyacı çocukla aynı cadde üzerinde...
Çocuk yarım saat kadar önce çektiğim fotoğrafıyla yine karşımda.
Yüzü apartman kapısına dönük, sandığın üzerine oturmuş, sulu zırtlak ağlıyor.
Yanına gidiyor, işaret ve baş parmağımın arasına kulağını sıkıştırıp, inceden apartmanın içine çekiyorum. Beni hatırlamamış görünüyor.


-         Ne iş? Neden ağlıyorsun yine?
-         Üşüyorum abi.
-         S.k.r oradan. Bu piçliği bırakmazsan gerçekten üşütüp hasta olacaksın, eşeğin sıpası eşek! Ver ulan bir milyonumu!. İçmedin değil mi çorbayı.
-         Dövüyor diye bağırırım bak. Bırak lan beni!
-         Bağır eşşekoğlu eşşek!..

Huysuzluğu bırakıyor, elimi sağ cebine sokuyor verdiğim bir milyonu buluyorum. Sol cebine baktığımda neredeyse benden daha fazla parası olduğunu anlıyorum. Bir milyonumu geri alıyor, tokat atacakmış gibi yapıp korkutuyor ve kaçışına izin veriyorum.
Bir yanım, "Bu kez yanılmadım!.." diyor; diğer yanım üzüntüden kahroluyor.
Ne olacak bu çocukların hali?!..
Çok mu zor çözüm?..

Hoşça kalın, dostça kalın

 

 

Yaşar Gürsoy

 

www.yasargursoy.com
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

.