.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 Demokrasi, Hudson Senaryosu,Aziz Şehitlerimiz
.

Başbakanımız Sayın Recep Tayip Erdoğan, Ağrı mitinginde yapmış olduğu konuşmada ;

“Sayın Özal,Sayın Demirel,Sayın Sezer nasıl seçildiyse,aynı şekilde bizler de bir seçim yapalım istedik.

 

Merhum Özal’a bakıyoruz 263 oy almış, Sayın Demirel 244 oy almış, Sayın Sezer 330 oy almış.Peki,Abdullah Gül kardeşim kaç oy almış? 357 oy almış. Peki kardeşlerim, az çok aritmetik okuduysak, herhalde 357, 330’dan büyüktür.

 

Yani, 330 oyu alan bu ülkede Cumhurbaşkanı oluyor da, Anayasa değişmediği halde, aynı Anayasa ile seçime gittiğimiz halde 357 oy alan niçin Cumhurbaşkanı olamıyor ?

İşte bunun adı demokrasi değil.Bu başka bir şey.” ifadelerini kullandı.

 

Başbakan sayın Recep Tayip Erdoğan, seçim kampanyaları boyunca, bu söylemi sıkça kullanarak, vatandaşa şikayette bulunacağa benzer.

 

Ancak, demokrasi, elbette ki, “aritmetik üstünlükten ibaret bir rejim” değildir.

 

Süreç malum ortada,Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılamadı ve ülke hemen genel seçime gitti. Zaten,en geç Kasım ayında yapılacaktı.Yani,gerçek bir erken seçim sayılmaz.Ancak, “seçime gidilme biçimi” rejimin üstüne bir gölge düşürdü.

 

Şimdi, konuşulan aritmetik “Meclis Aritmetiği”. Kim üstünlük sağlar, kim meclise girer, koalisyon mu olur? Konuşulan sıcak gündem böyle.Parti teşkilatları da son derece hareketli günler yaşanıyor.

 

KONDA’nın anketine göre, AKP %45,6 oy alacakmış. Ha gayret ! Melih Gökçek’in %65’ine yaklaşıyorlar !

 

O zaman AKP, 4,5 yıldır sahip olduğu Meclis çoğunluğu ile çözemediği “Demokrasi Sorunu” nu, bu defa çözer herhalde !!!

 

Bir de şu, artık neredeyse “ayağa düşen” Hudson Enstitüsü’nde yapılan bir toplantıda konuşulanlara değinelim.Bazı çevreler çok ciddiye aldı, bazıları ciddiye almadı. Ama,sonuç olarak ortalık karıştı.

 

Toplantıda açıklanan “Senaryo” şöyle;

 

Taksim ‘de 50 kişinin öldürülmesi,

Bir yüksek yargı organı yargıcına düzenlenecek suikast (Bu hedefi, belleklere daha fazla yerleştirmemek için, yargı makamını ve başındaki kişinin ismini zikretmekten bilerek imtina ediyorum.)

Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmesi.

 

İşin çok önemli olan kısmı, şöyle devam ediyor:

 

-PKK’ya yönelik olarak elde edilecek başarının “AKP’ye yarayacağı” gerekçesi ile, bu senaryodan “vazgeçildiği” söylentileri.

 

İşin daha vahim olan tarafı :

 

“PKK’ya düzenlenecek köklü ve sorunu tamamen çözmeye yönelik operasyonlardan, AKP’nin işine yarayacağı” gerekçesiyle vazgeçilmesi  kısmına, toplantıya katılan iki üst düzey Türk Subay’ın, sessiz kaldıkları iddiası ve buna gösterilen tepkiler.

 

Hiçbir şerefli Türk Subayı , böyle bir durum karşısında sessiz kalmaz beyler !!!

 

Gerçi,olaya birebir tanıklık eden “Zeyno Baran” dan yalanlama hemen geldi.

 

Şimdi burada, bu iki Türk Subayına düşen çok önemli görev şudur :

 

“Bir basın toplantısı düzenleyerek, söz konusu toplantıda konuşulanları kamuoyuna anlatmak.”

 

Kimsenin, dünyanın en büyük, en şerefli, en asil ordusu olan Türk Ordusu hakkında, böyle bir karalama politikası yapmaya hakkı yoktur.

 

Üzerlerinde bu şerefli üniformayı taşıyan bu iki subay, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onuruna yakışan şekilde gereğini yerine getireceklerdir.

 

 

Bu toplantıda adı geçen subaylarımız,çıksınlar ve bu iddiaları ortaya atanlara, “YALANCILAR” diye haykırsınlar. Bu millet onlardan bunu bekler.

 

Hele de, “Şehitlerimizin bağrımızı yaktığı şu hassas günlerde, bu daha da derinleşmiş bir VATAN BORCU” olarak değerlendirilmelidir.

 

İçimizin, şehitlerimizin acısıyla kan ağladığı, bağrımıza ateşlerin düştüğü şu zor ve kritik günlerde, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü korumak uğruna can veren şehitlerimizin aziz hatırasına, çok sevdiğim bir şiirin dizeleriyle yazıma son vermek istiyorum.

 

Bu muhteşem dizeleri yazan merhum Orhan Şaik Gökyay, rahmetli babacığımın Ankara Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmenidir.

 

Dünya çapında tanınan,büyük bir edebiyatçımız olan Orhan Şaik Gökyay,gerek öğretmenliği,gerek Türk ve Dünya edebiyatına kazandırdığı paha biçilmez nitelikteki eserleri ile milletimizin gönlündeki saygın yerini korumaktadır.

 

 2 Aralık 1994 tarihinde, İstanbul’da vefat ettiği için, henüz küçük bir öğrenci iken,bir vesile ile kendisini yakından tanıyıp, o muhterem ellerinden öpebilme şansım olmuştu.Bu da benim için çok  büyük ve tarifsiz bir heyecan ve onurdur.Nurlar içinde yatsın.

 

(Merak edenler için kısaca anlatayım; Okulda düzenlediğimiz bir temsile, okulumuzun özel davetlisi, şeref konuğu olarak teşrif etmişlerdi. Düzenlediğimiz temsilin içinde merhum şairimizin “Bu Vatan Kimin ?” isimli ölümsüz şiirini okumak vazifesi de bendenize verilmişti.

 

Temsil bitince beni yanına çağırarak tebrik etti,okşadı,yanaklarımdan ve alnımdan gözleri dolarak öptü.Ben de kendilerine “Babam Ankara Erkek Lisesi’nden sizin öğrenciniz efendim” dediğimde,gözlerinden yaşlar inerek: ”Benim Atatürk idealiyle yetiştirdiğim değerli çocuklarımın , aynı değerler üzerinde yürüyen Atatürkçü çocukları” demişti.)

 

Şimdi, bu çok özel dizeleri, bir kere daha, aziz şehitlerimizin unutulmaz hatırasına hürmeten, sizlere sunuyorum efendim.

 

BU VATAN KİMİN ?

 

Bu vatan toprağın kara bağrında,

Sıradağlar gibi duranlarındır,

Bir tarih boyunca onun uğrunda

Kendini tarihe verenlerindir

 

Tutuşup kül olan ocaklarından,

Şahlanıp köpüren ırmaklarından,

Hudutlarda gaza bayraklarından,

Alnına ışıklar vuranlarındır

 

Ardına bakmadan yollara düşen,

Şimşek gibi çakan,sel gibi coşan,

Huduttan hududa yol bulup koşan,

Cepheden cepheyi soranlarındır

 

İleri atılıp sellercesine,

Göğsünden vurulup tam ercesine,

Bir gül bahçesine girercesine,

Şu kara toprağa girenlerindir

 

Tarihin dilinden düşmez bu destan

Nehirler gazidir,dağlar kahraman,

Her taşı yakut olan bu vatan,

Can verme sırrına erenlerindir

 

Sonraki yazılarda buluşmak üzere hoşça kalınız , sağlıkla kalınız efendim.

 

Sevgi ve saygılarımla,

 

Dr.PINAR ALTINOK
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 

.

.