|
Küçücük
bir çocuğum, daha yuvaya gidiyorum,okulda 23 Nisan
töreni için yaptığımız hazırlıklarda öğrendiğimiz o
güzel melodiyi,evde söyleyip duruyorum.
“Bugün
23 Nisan,
Neş’e
doluyor insan,
Kamutay
bugün doğdu,
Karanlıkları boğdu.”
Ve o
çocuk saflığıyla soruyorum:”Kamutay ne demek anne?”
T.B.M.M.
demek yavrum.
“Peki
Kamutay karanlıkları boğdu ne demek anne?”
Allah’tan annem öğretmen de sabır taşı çatlamıyor
kadının. Üç yaşında çocuğa gel de anlat
bakalım,padişahlığın nasıl yıkıldığını, Atatürk’ün
Samsun’a nasıl çıktığını,Amasya Genelgesi’ni,Erzurum ve
Sivas Kongreleri’ni, T.B.M.M.’nin kurulma
sürecini,Atatürk’ün devrimlerini ve daha neleri neleri…
Anneciğim, o zaman benim kavrayabileceğim kadarıyla
“Karanlıkların neden ve nasıl boğulduğunu” elbette ki
güzel güzel anlattı.Ve sonra bana;”Yavrum sen de
büyü,abla ol,derslerine çalış,büyük büyük okullara
git,bunları o zaman daha iyi araştır,daha iyi anla ve
anlat”diye güzel temennilerde bulunmuştu.
Zamanı
geldi,devran döndü,gerçekten de büyük büyük okullara
gittik,Girmediğimiz büyük kapı,çıkmadığımız
sempozyum,uğramadığımız kütüphane,çıkmadığımız anfi
kalmadı.Ancak,”Karanlıkları Boğan Kamutay” ın bugünkü
Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak geldiği
noktayı bir türlü anlayamadık…)))
Demokrasinin, bütün kurum ve kuruluşlarıyla işlemesi
hepimizin dileği.Anayasamız’ın öngördüğü mekanizmalar
işleyecek,doğal olan, ideal olan süreç de bu.Demokratik
bütünleşme de elbette ki, olması gereken bir yapılanma.
Ancak,
sözkonusu olan,Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ÇANKAYA’sı
olunca, o zaman gösterilmesi gereken özen ve hassasiyet
de önemini arttırarak koruyor.
CHP
lideri Sayın Deniz Baykal, Sayın Abdullah Gül’ün
adaylığının açıklanmasının ardından yaptığı
konuşmada,”Seçim konusu,şeffaf değil,”Kapalı Devre”
olarak düşünüşmüş ve AKP’nin bir iç işi gibi ele
alınmıştır “dedi.
“Oysa
Cumhurbaşkanı, 72 milyonun Cumhurbaşkanı’dır.Bu
özellikte bir seçim yapılması sözkonusu
olmalıydı.Malesef, bu konu,Cumhuriyet tarihinde ilk kez
böyle ele alınmıştır.”diye de sözlerine devam
etti.Adayın toplumla paylaşılması ve toplumdan destek
alınması gerektiğini düşünüyordu.
“Bunun
altında,Tayyip Erdoğan’ın kendisini Cumhurbaşkanı
seçtirmeye çalışması yatıyor.Eğer bu seçimi halka
açarsak,ekonomik gidişatın etkisiyle,toplumun Tayyip
Erdoğan’a muhalefeti çok olur diye düşündüler.Eğer,
Tayip Erdoğan, en başından Cumhurbaşkanı olma kararı
almamış olsaydı,böyle bir polemik baştan
oluşmasaydı,seçim süreci toplumla paylaşılırdı.Sayın
Başbakan,çok yanlış bir emsal getirmiştir.Böyle bir
gelenek başlatmıştır.Bu,Anayasa’nın geçirdiği ilk önemli
tahribattır.” Diye ekledi ana muhalefet lideri.
Bütün bu
seçim süreçleri ve olup biten,Cumhuriyet ruhuna
yakışmayan gelişmeler,çok dramatik bir biçimde,23 Nisan
Milli Egemenlik haftasına rastlamıştır.
Hani,”Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletin”di?.Şimdi ne
oldu?.Egemenlik,Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın fikir ve
kararlarına bağlı olmadı mı?
Böyle
bir tablo,23 Nisan ruhuna,T.B.M.M. iradesinin üstünlüğü
anlayışına yakışmadı.
Sayın
Baykal,konuşmasını;
“Demokratik değil,despotik,dayatmacı,oldu-bittici bir
yaklaşım olduğu ortaya çıkmıştır.
Bütün bu
gelişmelerin sonunda,Sayın Tayip
Erdoğan,Cumhurbaşkanlığı adayı olmadığını ilan etmek
durumunda kaldı.Bu,çok önemli bir gelişmedir.14
NİSAN’DA,ANKARA’DA MEYDANDA TOPLANAN O 1,5 MİLYON
İNSAN,VE MEYDANLARA GELEMEDİĞİ HALDE AYNI RUHU
DESTEKLEYEN DAHA MİLYONLARCA İNSAN,BU SONUCU ALMIŞTIR.”
Sözleriyle sürdürdü.
Kanımca,gerçekten de büyük bir demokrasi dersi
verilmiştir.Türk demokrasisi’nin bundan sonraki büyük
başarıları da,işte buradan çıkacaktır.
Peki
şimdi,yüksek sesle düşünelim bakalım;Sayın Tayip
Erdoğan,bir fedakarlıkta veya feragatte mi
bulundu?.Veyahutta,belki de Sayın Baykal’ın dediği
gibi,böyle davranmaya mecbur mu kaldı?.
Elbette
ki,bir ekonomist olarak,işi önce ekonomik boyutuyla ele
almak gibi doğal bir refleksim var.Sizinle, daha önceki
yazılarımda,ekonomi ilminin multi-disipliner bir bilim
dalı olduğunu konuşmuştuk.Ekonomi,öyle geniş skalası
olan bir bilim dalıdır
ki,siyasetle,sosyolojiyle,psikolojiyle,politikayla,toplumdaki
her türlü gelişmeyle olağanüstü ve şaşırtıcı derecede
ilişkisi vardır.İşte,son günlerde yaşadığımız bu seçim
atmosferi de bu durumu ortaya koymak bakımından sizlere
canlı bir örnektir.
Şimdi
biraz bu tarafa bakalım:
Bütün bu
Cumhurbaşkanlığı seçimleri polemiği,tüm yurtta almış
başını giderken,ve tabiatıyla milletin dikkati oraya
çevrilmişken,Tayip Erdoğan Hükumeti,geçen hafta,sessiz
sedasız,7 yıllık bir AB uyum planını açıkladı.2003
yılından beri güncelleştirilemeyen,”AB Müktesebatını
Kabuk İçin Ulusal Program” ı kısaltılmış bir
versiyonundan ibaret olan bu listede verilen taahhütler
son derecede sınırlı.Ve,en önemlisi,içinde,”Siyasi
Reform” kavramından en ufak bir bahis yok.Zira,artık
siyasi anlamda,AB’nin ve genelde Batı Dünyası’nın
,Türkiye üzerinde hiçbir”kaldırıcı veya
yükseltici”etkisi kalmadı.
AB
projesi,gereken sonucu ve beklentiyi vermeyince,Tayip
Erdoğan Hükumeti’nin toplumu sürükleyebilecek bir
projesi de kalmadı.Kalan alternatifler şöyle
sıralanabilir:1)Orta Asya’daki Türk
Cumhuriyetleri,2)Ortadoğu’daki İslam
ülkeleri,3)İran-Rusya-Türk Cumhuriyetleri bloku
projeleri.Ama hepsi bir yana,BRIC Modeli,şu anda en
gözde olan,adeta hedeflenen seçenek.Peki,bu ne
demek?.Açılımı;Brezilya,Rusya,India(yani Hindistan) ve
Çin’e benzemek.Bütün bu ülkelerin benimsediği modelin
ortak özellikleri;Programsız,kontrol dışı,kara parayı
aklayarak,ilkesiz,kayıt dışı bir kalkınma.Bu ülkelerdeki
ortak toplumsal özellikler ise;sokak çocukları,fuhuş
patlaması,cinsel yollarla bulaşan hastalıkların
artışı,gelirin gayriadil dağılımı,sosyal
adaletsizlik,eğitimde fırsat eşitsizliği,giderek artan
ve kontrol altına alınamayan nüfus,plansız şehirleşmeden
kaynaklanan altyapı
yetersizliği,v.b.gibi.Bilhassa,Rusya,dış
politikasını,gaz/petrol şantajı üzerine kurmuş
durumda.Hindistan ve Çin ise,çılgınca ürettiği ucuz
mallarla,Türk ekonomi piyasası da dahil olmak
üzere,bütün dünya piyasalarını alt üst etti.
Hrant
Dink’in öldürülmesi ile,AB Reform Süreci’nin bir anlamda
sonu geldi.Zira,AB’nin şu seçim ortamında,Türk
Hükumeti’nden” rica ettiği” ilk iş;301’de değişiklik ve
cinayetin aydınlatılması konusunda da bir gelişme
olmayınca,tam bir geriye gidiş başladı.
İşte,herkesin gözü Cumhurbaşkanlığı seçimlerine
kilitlenmişken,Türkiye’de ekonomik platformda bunlar
oluyor.Bütün bu olanların “es geçilmesi”de iktidarın
işine geliyor.
Şimdi
Sayın Abdullah Gül’ün adaylığının,ekonomik hayata
yansımaları nasıl olacaktır konusuna gelince;
piyasalar,bu adaylıktan mutlaka olumlu bir çıkarsama
yapacaktır.Ekonomi öyle bir durum ki,Sayın Tayip
Erdoğan,Cumhurbaşkanlığı’na aday olmayacağını
açıklayınca,hatta daha açıklamadan önce sadece bir
söylenti halindeyken bile,borsa yükselmeye
başladı.Tabii,borsada uçuk paralar götüren yerli ve
yabancı para sahipleri de şöyle düşünüyor;Sayın Tayip
Erdoğan,Başbakan olarak kalsın,nasıl olsa aynı
zihniyette birisini aday olarak çıkaracak.Hem gerilim
azalır,hem de borsada kazancımız artar.
Borsada,biz iktisatçıların,”Keriz Silkeleme”dediğimiz
bir operasyon vardır.Sayın Başbakan,Cumhurbaşkanı
olmayacak diye borsa yükselince,keriz silkeleme
operasyonları da hız kazandı.Tabii bunlar,Fayda/Maliyet
Analizlerinin son derecede ustalıkla yapılmasını
gerektiren tekniklerdir.
Demokrasi,her şeyden önce,çok ciddi bir “denetleme ve
dengeleme” sürecidir.İşte bu dengeleme kavramı da
otomatik olarak beraberinde bir “karşı denge” kavramını
da getiriyor.İşte bu karşı denge aşaması,kanımca
önümüzdeki aylarda yapılacak ve Başbakanlığı ve yeni
hükumeti belirleyecek olan,genel seçimlerde sahneye
çıkacaktır.
Buradan
hareketle,AKP’yi zor bir süreç bekliyor.14 Nisan
Mitingi, bu karşı dengenin işaretini fazlasıyla verdi.
Şimdi,bir de seçimlerin öne alınması durumu da gündeme
gelecek.Zira,hükumetin en azından majör konularda
değişik bir icra kapasitesi öne sürmediğini ve programa
almadığını görüyoruz.Genel seçimi,muhtemelen Ramazan’dan
önceye çekmeye çalışacaklardır.
Sayın
Tayip Erdoğan,siyaset mantığını çok iyi kapmış,müthiş
kıvrak zekalı bir adam.Şimdi,bir taşla iki kuş
vurdu.Şöyle ki;Hem,ne fedakar adam,bak aday olmadı,her
şey elindeydi,avucunun içindeydi,ama genel seçimlerde
“Başbakan”olup,icraatlarına devam etmek istiyor
dedirtti.Egolarını bastırdı,özgüven gösterdi,gerilimi
indirdi.Bu da genel seçimlere “oy” olarak
yansıyabilir.Hem de;Sayın Abdullah Gül,topluma yansıyan
şekliyle,mücadeleci tavrı ve liderlik vasıfları ön
planda olan bir siyasetçi değil.Daha sakin bir stili
var,daha mülayim tavırlar sergilemekten yana.Başbakan
gibi “halk tipi”değil,daha “diplomatik”ve
“aristokrat”tavırları ağır basan bir siyaset
adamı.Eğer,Sayın Tayip Erdoğan,Cumhurbaşkanlığı’na
adaylığını koysaydı,o zaman AKP’nin başına Abdullah
Gül,Başbakan adayı olarak geçecekti.AKP’nin, bu
durumda,genel seçimlerden yaralı bereli çıkması çok
muhtemeldi.Elbette ki,Sayın Tayip Erdoğan bunları da
birer artı puan olarak düşündü.
Sayın
Abdullah Gül,hepimizin bildiği gibi,milli görüş rahle-i
tedrisinden yetişmiş bir isim.Ancak,Cumhurbaşkanlığı da
partiler üstü bir makam.Sayın Abdullah Gül’ün,artık AKP
kimliğini bir tarafa bırakarak,Anayasa’ya samimi olarak
sahip çıkacağına dair güveni topluma vereceğinden ve
Türkiye’nin kazanımları doğrultusunda hareket
edeceğinden,tarafsızlığını koruyacağından,siyasi
kimliğini bir tarafa bırakıp,toplumun bütün kesimlerini
kucaklayarak,güven veren bir profil sergileyeceğinden
eminim.Sayın Abdullah Gül’ün kişiliği,böyle bir güveni
hak ediyor.
Süreç,şöyle olmuştur,böyle olmuştur ama en azından aday
doğru olmuştur.
Elbette,Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tek tip
düşünmesi beklenemez.Ancak,Anayasa’ya Cumhurbaşkanı,AKP’nin,CHP’nin
veya diğer bir partinin adayı olmaz.Anayasa’ya
göre,Cumhurbaşkanlığı’na aday olan isim,tarafsız ve
bağımsız olmalıdır.
Sayın
Abdullah Gül,başarılı bir dış işleri bakanı olarak,bir
dönem başbakanlık yapmış bir siyasetçi olarak,sempatik
bir şahsiyet olarak,herkesin yüzünü güldüren bir
adaydır.Söz konusu olan Sayın Gül’ün kişisel
özellikleridir.Ve kişisel özellikleri,toplumun
gözünde,parti adaylığının önüne geçmiştir.Sayın
Gül,kişilikli,stili belli bir siyasetçi.Dış dünya
tarafından çok iyi tanınan ve sayılan bir devlet adamı.
Şimdi
burada önemli bir konu da şu ki;AKP ile CHP arasında
seçim polemiği bir hayli yoğun yaşandı.Başbakan,Kuzey
Irak lideriyle görüşürken,”ben,düşmanımla bile
görüşürüm”dedi.Ama CHP ile görüşmeyi,”bir vakit kaybı
olarak görüyorum”diyebildi.Milletin kaderini ve
menfaatini ilgilendiren böylesine önemli bir konuda,bu
şekilde bir açıklama yapması yakışmamıştır.
Uzlaşma
diplomasisini AKP iyi yönetemedi.
Ancak,şu
da bir gerçek ki,zaman birleşme
zamanıdır.Zaman,ayırımcılık değil,bireşme
zamanıdır.Bugün,dünyanın bütün gelişmiş
memleketleri,bilhassa AB,bunu görüyor.
Egemenlik,yönetme yetkisidir.Ulusal egemenlik,yönetme
yetkisinin ulusta olmasıdır.Yazımızın başında
değindiğimiz “karanlıkları boğan”,”boğması gereken
Kamutay”,bu ulusun Anayasa ile belirlenmiş ve Mustafa
Kemal ATATÜRK’ün armağan ettiği en doğal hakkıdır. En
çok da “Ulusal Egemenlik”gibi,altı çizilecek bir konuyu
“çocuklarına ve tüm dünyanın çocuklarına” armağan edecek
kadar büyük bir deha olan Atatürk,bizzat bu davranışıyla
bile,gelecekte neye dikkat edilmesi gerektiğini önemle
vurgulamış oluyor.
Ancak,olayın içindeki ironi;yarınlarımızı emanet
edeceğimiz çocuklarımızın geleceği de şimdilik bu
“karanlıkları boğması gereken Kamutay”a emanet.
Şimdi,AKP,Başbakanıyla,Cumhurbaşkanıyla,Milletvekili
çoğunluğuyla,topyekun bir karar başlatarak,ileride
Türkiye’yi bir Anayasa değişikliği yapılarak,”Başkanlık
Sistemi”ne götürme çabaları olabilir mi? Artık bunu
zaman gösterecek.
Çankaya,bütün kutsal değerlerimiz gibi,Atatürk’ümüzün
bizlere emanetidir.Milletimizin kalbinde çok özel bir
yer teşkil etmektedir.Ve,Çankaya’nın ilk “first lady”si
Latife Hanım,her zaman Mustafa Kemal Atatürk’ün
yanında,onun ilke ve inkılaplarının bir numaralı
uygulayıcısı olarak büyük bir inançla yerini
almıştır.Bugün bile Çankaya’da her şey,Latife Hanım’ın
eşsiz incelikteki ,dünyadaki bütün medeni ve münevver
memleketlerdeki uluslar arası protokol standartlarını
bizzat kendisi yerinde gidip araştırarak edinmiş olduğu
bilgileri,burada uygulamasıyla
oluşturulmuştur.Bugün,yemek takımlarından,sofra
adabına,davetlilerin kabulünden,resmi yazışmalara kadar
her şeyde Latife Hanım’ın üstün görgü ve
bilgisinin,Avrupa’da aldığı eğitimin,ana dili gibi
konuştuğu altı,evet altı yabancı dilin,bu dillerde
okuduğu kitapların,yaptığı çevirilerin izleri vardır.
İşte
Çankaya’da bu ruhu,bu aşkı yaşatmak,Cumhurbaşkanı kadar
“first lady”nin de görevidir.
Sayın
Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım’ın türbanlı oluşu
önümüzdeki günlerde tartışmalara yol açacağa
benzer.Bundan birkaç sene önce,türban
dolayısıyla,Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
şikayet ederek-ki Sayın Abdullah Gül’e göre demokratik
hakkını kullanmıştır-dikkatleri üzerine çekmişti.
Şimdi ne
olacak?Protokole katılacak mı,katılmayacak mı?.Nasıl bir
sistem düşünecekler?Bunların hepsi birer merak konusu.
Sayın
Abdullah Gül’ün adaylığı vatanımıza,milletimize hayırlı
uğurlu olsun.Muhtemelen kendisi seçilecek.Sayın
Gül,bizim okuldan mezun,okulumuzun eski
mezunlarımızdan.(İstanbul Üniversitesi İktisat
Fakültesi).Çok tecrübeli ve saygın bir siyaset
adamı.Bütün bu özellikleriyle,Cumhurbaşkanlığı’nı da
tarafsız ve Anayasa’yı gönülden kucaklayan,samimi bir
tarzda davranarak,bu ulvi hizmeti kutsal bileceğinden
eminiz.
Zira,Sayın Genel Kurmay Başkanımız’ın da geçtiğimiz
günlerde yaptığı açıklamada belirttiği gibi;”Anayasamız’a
göre,Cumhurbaşkanı,aynı zamanda ordumuzun
Başkomutanı’dır”.
11.Cumhurbaşkanımız’ın
tüm ulusumuza hayırlı olmasını diliyorum.
Sevgi ve
saygılarımla
Dr.Pınar Altınok
|