.

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 Türk’ün seçimle imtihanı
.

Küçücük bir çocuğum, daha yuvaya gidiyorum,okulda 23 Nisan töreni için yaptığımız hazırlıklarda öğrendiğimiz o güzel melodiyi,evde söyleyip duruyorum.

 

“Bugün 23 Nisan,

 Neş’e doluyor insan,

 Kamutay bugün doğdu,

 Karanlıkları boğdu.”

 

Ve o çocuk saflığıyla soruyorum:”Kamutay ne demek anne?”

T.B.M.M. demek yavrum.

“Peki Kamutay karanlıkları boğdu ne demek anne?”

Allah’tan annem öğretmen de sabır taşı çatlamıyor kadının. Üç  yaşında çocuğa gel de anlat bakalım,padişahlığın nasıl yıkıldığını, Atatürk’ün Samsun’a nasıl çıktığını,Amasya Genelgesi’ni,Erzurum ve Sivas Kongreleri’ni, T.B.M.M.’nin kurulma sürecini,Atatürk’ün devrimlerini ve daha neleri neleri…

 

Anneciğim, o zaman benim kavrayabileceğim kadarıyla “Karanlıkların neden ve nasıl boğulduğunu” elbette ki güzel güzel anlattı.Ve sonra bana;”Yavrum sen de büyü,abla ol,derslerine çalış,büyük büyük okullara git,bunları o zaman daha iyi araştır,daha iyi anla ve anlat”diye güzel temennilerde bulunmuştu.

 

Zamanı geldi,devran döndü,gerçekten de büyük büyük okullara gittik,Girmediğimiz büyük kapı,çıkmadığımız sempozyum,uğramadığımız kütüphane,çıkmadığımız anfi kalmadı.Ancak,”Karanlıkları Boğan Kamutay” ın bugünkü Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak geldiği noktayı bir türlü anlayamadık…)))

 

Demokrasinin, bütün kurum ve kuruluşlarıyla işlemesi hepimizin dileği.Anayasamız’ın öngördüğü mekanizmalar işleyecek,doğal olan, ideal olan süreç de bu.Demokratik bütünleşme de elbette ki, olması gereken bir yapılanma.

 

Ancak, sözkonusu olan,Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ÇANKAYA’sı olunca, o zaman gösterilmesi gereken özen ve hassasiyet de önemini arttırarak koruyor.

 

CHP lideri Sayın Deniz Baykal, Sayın Abdullah Gül’ün adaylığının açıklanmasının ardından yaptığı konuşmada,”Seçim konusu,şeffaf değil,”Kapalı Devre” olarak düşünüşmüş ve AKP’nin bir iç işi gibi ele alınmıştır “dedi.

 

“Oysa Cumhurbaşkanı, 72 milyonun Cumhurbaşkanı’dır.Bu özellikte bir seçim yapılması sözkonusu olmalıydı.Malesef, bu konu,Cumhuriyet tarihinde ilk kez böyle ele alınmıştır.”diye de sözlerine devam etti.Adayın toplumla paylaşılması ve toplumdan destek alınması gerektiğini düşünüyordu.

 

“Bunun altında,Tayyip Erdoğan’ın kendisini Cumhurbaşkanı seçtirmeye çalışması yatıyor.Eğer bu seçimi halka açarsak,ekonomik gidişatın etkisiyle,toplumun Tayyip  Erdoğan’a muhalefeti çok olur diye düşündüler.Eğer, Tayip Erdoğan, en başından Cumhurbaşkanı olma kararı almamış olsaydı,böyle bir polemik baştan oluşmasaydı,seçim süreci toplumla paylaşılırdı.Sayın Başbakan,çok yanlış bir emsal getirmiştir.Böyle bir gelenek başlatmıştır.Bu,Anayasa’nın geçirdiği ilk önemli tahribattır.” Diye ekledi ana muhalefet lideri.

 

Bütün bu seçim süreçleri ve olup biten,Cumhuriyet ruhuna yakışmayan gelişmeler,çok dramatik bir biçimde,23 Nisan Milli Egemenlik haftasına rastlamıştır.

Hani,”Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletin”di?.Şimdi ne oldu?.Egemenlik,Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın fikir ve kararlarına bağlı olmadı mı?

Böyle bir tablo,23 Nisan ruhuna,T.B.M.M. iradesinin üstünlüğü anlayışına yakışmadı.

Sayın Baykal,konuşmasını;

“Demokratik değil,despotik,dayatmacı,oldu-bittici bir yaklaşım olduğu ortaya çıkmıştır.

 

Bütün bu gelişmelerin sonunda,Sayın Tayip Erdoğan,Cumhurbaşkanlığı adayı olmadığını ilan etmek durumunda kaldı.Bu,çok önemli bir gelişmedir.14 NİSAN’DA,ANKARA’DA MEYDANDA TOPLANAN O 1,5 MİLYON İNSAN,VE MEYDANLARA GELEMEDİĞİ HALDE AYNI RUHU DESTEKLEYEN DAHA MİLYONLARCA İNSAN,BU SONUCU ALMIŞTIR.” Sözleriyle sürdürdü.

 

Kanımca,gerçekten de büyük bir demokrasi dersi verilmiştir.Türk demokrasisi’nin bundan sonraki büyük başarıları da,işte buradan çıkacaktır.

 

Peki şimdi,yüksek sesle düşünelim bakalım;Sayın Tayip Erdoğan,bir fedakarlıkta veya feragatte mi bulundu?.Veyahutta,belki de Sayın Baykal’ın dediği gibi,böyle davranmaya mecbur mu kaldı?.

 

Elbette ki,bir ekonomist olarak,işi önce ekonomik boyutuyla ele almak gibi doğal bir refleksim var.Sizinle, daha önceki yazılarımda,ekonomi ilminin multi-disipliner bir bilim dalı olduğunu konuşmuştuk.Ekonomi,öyle geniş skalası olan bir bilim dalıdır ki,siyasetle,sosyolojiyle,psikolojiyle,politikayla,toplumdaki her türlü gelişmeyle olağanüstü ve şaşırtıcı derecede ilişkisi vardır.İşte,son günlerde yaşadığımız bu seçim atmosferi de bu durumu ortaya koymak bakımından sizlere canlı bir örnektir.

Şimdi biraz bu tarafa bakalım:

 

Bütün bu Cumhurbaşkanlığı seçimleri polemiği,tüm yurtta almış başını giderken,ve tabiatıyla milletin dikkati oraya çevrilmişken,Tayip Erdoğan Hükumeti,geçen hafta,sessiz sedasız,7 yıllık bir AB uyum planını açıkladı.2003 yılından beri güncelleştirilemeyen,”AB Müktesebatını Kabuk İçin Ulusal Program” ı kısaltılmış bir versiyonundan ibaret olan bu listede verilen taahhütler son derecede sınırlı.Ve,en önemlisi,içinde,”Siyasi Reform” kavramından en ufak bir bahis yok.Zira,artık siyasi anlamda,AB’nin ve genelde Batı Dünyası’nın ,Türkiye üzerinde hiçbir”kaldırıcı veya yükseltici”etkisi kalmadı.

 

AB projesi,gereken sonucu ve beklentiyi vermeyince,Tayip Erdoğan Hükumeti’nin toplumu sürükleyebilecek bir projesi de kalmadı.Kalan alternatifler şöyle sıralanabilir:1)Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri,2)Ortadoğu’daki İslam ülkeleri,3)İran-Rusya-Türk Cumhuriyetleri bloku projeleri.Ama hepsi bir yana,BRIC Modeli,şu anda en gözde olan,adeta hedeflenen seçenek.Peki,bu ne demek?.Açılımı;Brezilya,Rusya,India(yani Hindistan) ve Çin’e benzemek.Bütün bu ülkelerin benimsediği modelin ortak özellikleri;Programsız,kontrol dışı,kara parayı aklayarak,ilkesiz,kayıt dışı bir kalkınma.Bu ülkelerdeki ortak toplumsal özellikler ise;sokak çocukları,fuhuş patlaması,cinsel yollarla bulaşan hastalıkların artışı,gelirin  gayriadil dağılımı,sosyal adaletsizlik,eğitimde fırsat eşitsizliği,giderek artan ve kontrol altına alınamayan nüfus,plansız şehirleşmeden kaynaklanan altyapı yetersizliği,v.b.gibi.Bilhassa,Rusya,dış politikasını,gaz/petrol şantajı üzerine kurmuş durumda.Hindistan ve Çin ise,çılgınca ürettiği ucuz mallarla,Türk ekonomi piyasası da dahil olmak üzere,bütün dünya piyasalarını alt üst etti.

 

Hrant Dink’in öldürülmesi ile,AB Reform Süreci’nin bir anlamda sonu geldi.Zira,AB’nin şu seçim ortamında,Türk Hükumeti’nden” rica ettiği” ilk iş;301’de değişiklik ve cinayetin aydınlatılması konusunda da bir gelişme olmayınca,tam bir geriye gidiş başladı.

 

İşte,herkesin gözü Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlenmişken,Türkiye’de ekonomik platformda bunlar oluyor.Bütün bu olanların “es geçilmesi”de iktidarın işine geliyor.

 

Şimdi Sayın Abdullah Gül’ün adaylığının,ekonomik hayata yansımaları nasıl olacaktır konusuna gelince; piyasalar,bu adaylıktan mutlaka olumlu bir çıkarsama yapacaktır.Ekonomi öyle bir durum ki,Sayın Tayip Erdoğan,Cumhurbaşkanlığı’na aday olmayacağını açıklayınca,hatta daha açıklamadan önce sadece bir söylenti halindeyken bile,borsa yükselmeye başladı.Tabii,borsada uçuk paralar götüren yerli ve yabancı para sahipleri de şöyle düşünüyor;Sayın Tayip Erdoğan,Başbakan olarak kalsın,nasıl olsa aynı zihniyette birisini aday olarak çıkaracak.Hem gerilim azalır,hem de borsada kazancımız artar.

Borsada,biz iktisatçıların,”Keriz Silkeleme”dediğimiz bir operasyon vardır.Sayın Başbakan,Cumhurbaşkanı olmayacak diye borsa yükselince,keriz silkeleme operasyonları da hız kazandı.Tabii bunlar,Fayda/Maliyet Analizlerinin son derecede ustalıkla yapılmasını gerektiren tekniklerdir.

 

Demokrasi,her şeyden önce,çok ciddi bir “denetleme ve dengeleme” sürecidir.İşte bu dengeleme kavramı da otomatik olarak beraberinde bir “karşı denge” kavramını da getiriyor.İşte bu karşı denge aşaması,kanımca önümüzdeki aylarda yapılacak ve Başbakanlığı ve yeni hükumeti belirleyecek olan,genel seçimlerde sahneye çıkacaktır.

 

Buradan hareketle,AKP’yi zor bir süreç bekliyor.14 Nisan Mitingi, bu karşı dengenin işaretini fazlasıyla verdi.

 

Şimdi,bir de seçimlerin öne alınması durumu da gündeme gelecek.Zira,hükumetin en azından majör konularda değişik bir icra kapasitesi öne sürmediğini ve programa almadığını görüyoruz.Genel seçimi,muhtemelen Ramazan’dan önceye çekmeye çalışacaklardır.

 

Sayın Tayip Erdoğan,siyaset mantığını çok iyi kapmış,müthiş kıvrak zekalı bir adam.Şimdi,bir taşla iki kuş vurdu.Şöyle ki;Hem,ne fedakar adam,bak aday olmadı,her şey elindeydi,avucunun içindeydi,ama genel seçimlerde “Başbakan”olup,icraatlarına devam etmek istiyor dedirtti.Egolarını bastırdı,özgüven gösterdi,gerilimi indirdi.Bu da genel seçimlere “oy” olarak yansıyabilir.Hem de;Sayın Abdullah Gül,topluma yansıyan şekliyle,mücadeleci tavrı ve liderlik vasıfları ön planda olan bir siyasetçi değil.Daha sakin bir stili var,daha mülayim tavırlar sergilemekten yana.Başbakan gibi “halk tipi”değil,daha “diplomatik”ve “aristokrat”tavırları ağır basan bir siyaset adamı.Eğer,Sayın Tayip Erdoğan,Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koysaydı,o zaman AKP’nin başına Abdullah Gül,Başbakan adayı olarak geçecekti.AKP’nin, bu durumda,genel seçimlerden yaralı bereli çıkması çok muhtemeldi.Elbette ki,Sayın Tayip Erdoğan bunları da birer artı puan olarak düşündü.

 

Sayın Abdullah Gül,hepimizin bildiği gibi,milli görüş rahle-i tedrisinden yetişmiş bir isim.Ancak,Cumhurbaşkanlığı da partiler üstü bir makam.Sayın Abdullah Gül’ün,artık AKP kimliğini bir tarafa bırakarak,Anayasa’ya samimi olarak sahip çıkacağına dair güveni topluma vereceğinden ve Türkiye’nin kazanımları doğrultusunda hareket edeceğinden,tarafsızlığını koruyacağından,siyasi kimliğini bir tarafa bırakıp,toplumun bütün kesimlerini kucaklayarak,güven veren bir profil sergileyeceğinden  eminim.Sayın Abdullah Gül’ün kişiliği,böyle bir güveni hak ediyor.

 

Süreç,şöyle olmuştur,böyle olmuştur ama en azından aday doğru olmuştur.

 

Elbette,Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tek tip düşünmesi beklenemez.Ancak,Anayasa’ya Cumhurbaşkanı,AKP’nin,CHP’nin veya diğer bir partinin adayı olmaz.Anayasa’ya göre,Cumhurbaşkanlığı’na aday olan isim,tarafsız ve bağımsız olmalıdır.

 

Sayın Abdullah Gül,başarılı bir dış işleri bakanı olarak,bir dönem başbakanlık yapmış bir siyasetçi olarak,sempatik bir şahsiyet olarak,herkesin yüzünü güldüren bir adaydır.Söz konusu olan Sayın Gül’ün kişisel özellikleridir.Ve kişisel özellikleri,toplumun gözünde,parti adaylığının önüne geçmiştir.Sayın Gül,kişilikli,stili belli bir siyasetçi.Dış dünya tarafından çok iyi tanınan ve sayılan bir devlet adamı.

 

Şimdi burada önemli bir konu da şu ki;AKP ile CHP arasında seçim polemiği bir hayli  yoğun yaşandı.Başbakan,Kuzey Irak lideriyle görüşürken,”ben,düşmanımla bile görüşürüm”dedi.Ama CHP ile görüşmeyi,”bir vakit kaybı olarak görüyorum”diyebildi.Milletin kaderini ve menfaatini ilgilendiren böylesine önemli bir konuda,bu şekilde bir açıklama yapması yakışmamıştır.

Uzlaşma diplomasisini AKP iyi yönetemedi.

 

Ancak,şu da bir gerçek ki,zaman birleşme zamanıdır.Zaman,ayırımcılık değil,bireşme zamanıdır.Bugün,dünyanın bütün gelişmiş memleketleri,bilhassa AB,bunu görüyor.

 

Egemenlik,yönetme yetkisidir.Ulusal egemenlik,yönetme yetkisinin ulusta olmasıdır.Yazımızın başında değindiğimiz “karanlıkları boğan”,”boğması gereken Kamutay”,bu ulusun Anayasa ile belirlenmiş ve Mustafa Kemal ATATÜRK’ün armağan ettiği en doğal hakkıdır. En çok da “Ulusal Egemenlik”gibi,altı çizilecek bir konuyu “çocuklarına ve tüm dünyanın çocuklarına” armağan edecek kadar büyük bir deha olan Atatürk,bizzat bu davranışıyla bile,gelecekte neye dikkat edilmesi gerektiğini önemle vurgulamış oluyor.

 

Ancak,olayın içindeki ironi;yarınlarımızı emanet edeceğimiz çocuklarımızın geleceği de şimdilik bu “karanlıkları boğması gereken Kamutay”a emanet.

 

Şimdi,AKP,Başbakanıyla,Cumhurbaşkanıyla,Milletvekili çoğunluğuyla,topyekun bir karar başlatarak,ileride Türkiye’yi bir Anayasa değişikliği yapılarak,”Başkanlık Sistemi”ne götürme çabaları olabilir mi? Artık bunu zaman gösterecek.

 

Çankaya,bütün kutsal değerlerimiz gibi,Atatürk’ümüzün bizlere emanetidir.Milletimizin kalbinde çok özel bir yer teşkil etmektedir.Ve,Çankaya’nın ilk “first lady”si Latife Hanım,her zaman Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında,onun ilke ve inkılaplarının bir numaralı uygulayıcısı olarak büyük bir inançla yerini almıştır.Bugün bile Çankaya’da her şey,Latife Hanım’ın eşsiz incelikteki ,dünyadaki bütün medeni ve münevver memleketlerdeki uluslar arası protokol standartlarını bizzat kendisi yerinde gidip araştırarak edinmiş olduğu bilgileri,burada uygulamasıyla oluşturulmuştur.Bugün,yemek takımlarından,sofra adabına,davetlilerin kabulünden,resmi yazışmalara kadar her şeyde Latife Hanım’ın üstün görgü ve bilgisinin,Avrupa’da aldığı eğitimin,ana dili gibi konuştuğu altı,evet altı yabancı dilin,bu dillerde okuduğu kitapların,yaptığı çevirilerin izleri vardır.

 

İşte Çankaya’da bu ruhu,bu aşkı yaşatmak,Cumhurbaşkanı kadar “first lady”nin de görevidir.

Sayın Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım’ın türbanlı oluşu önümüzdeki günlerde tartışmalara yol açacağa benzer.Bundan birkaç sene önce,türban dolayısıyla,Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikayet ederek-ki Sayın Abdullah Gül’e göre demokratik hakkını kullanmıştır-dikkatleri üzerine çekmişti.

 

Şimdi ne olacak?Protokole katılacak mı,katılmayacak mı?.Nasıl bir sistem düşünecekler?Bunların hepsi birer merak konusu.

 

Sayın Abdullah Gül’ün adaylığı vatanımıza,milletimize hayırlı uğurlu olsun.Muhtemelen kendisi seçilecek.Sayın Gül,bizim okuldan mezun,okulumuzun eski mezunlarımızdan.(İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi).Çok tecrübeli ve saygın bir siyaset adamı.Bütün bu özellikleriyle,Cumhurbaşkanlığı’nı da tarafsız ve Anayasa’yı gönülden kucaklayan,samimi bir tarzda davranarak,bu ulvi hizmeti kutsal bileceğinden eminiz.

 

Zira,Sayın Genel Kurmay Başkanımız’ın da geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada belirttiği gibi;”Anayasamız’a göre,Cumhurbaşkanı,aynı zamanda ordumuzun Başkomutanı’dır”.

 

11.Cumhurbaşkanımız’ın tüm ulusumuza hayırlı olmasını diliyorum.

 

Sevgi ve saygılarımla

 

Dr.Pınar Altınok
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 

.

Ana Sayfa | Asayiş | Dünya | Siyaset | Ekonomi | Magazin | Spor | Sağlık | Yaşam
.
  Yurt Haber | Yerel | Medya | Kültür Sanat | Hava Ve Yol | Künye
.
iletişim : turkhaberler@turkhaberler.net
.

.