|
Almadan
vermek ancak ALLAH’a mahsus…
Üretmeden tüketmek de bizim millete…
Bu aşırı
tüketim çılgınlığının sebepleri var tabii…
Dünya
çapında bir ekonomik krizin eseri bu… Bir de bizim gibi
gelişmekte olan ülkelerde
(Şimdi
bu azgelişmiş ülkeler alınmasınlar diye, daha rahat gaza
getirilip daha rahat borçlandırılsın diye başta IMF
olmak üzere, uluslar arası finans kurumları, az gelişmiş
ülkelere, gelişmekte olan ülkeler diyor, hadi biz de
öyle diyelim de moralimiz düzelsin…) biz iktisatçıların
literatür adıyla “Gösteriş Tüketimi” dediğimiz
bir tüketim çılgınlığı da buna ekleniyor…
Hani şu
toplumun yapısından kaynaklanan :”Komşu Ayşe Hanım’da
bilmem ne marka tam otomatik mikro dalga fırın var…Ayy
bende de olmazsa ortamdan çattt diye çatlarım
vallahi…” modeli tüketim içgüdüsü…
Hak
edilmemiş bir lüks tüketim furyası…
Hani şu
yediden yetmişyediye her kesin elinde olan , iletişim
için gerçekten mecbur olduğumuz cep telefonları
mesela…Pek çoğumuz için sadece “Alo” demesi
yeterli…Arayan bizi bulsun…
Biz
aradığımız kişiyi bulalım yetiyor aslında…Ama yok, böyle
olmuyor…Fotoğraf çekeninden, video çekenine, internete
bağlananından, navigasyonlusuna kadar artık hızına
yetişemediğimiz bir sürü teknoloji, baş döndürücü bir
şekilde çığ gibi büyüyor. Hepsi hayatı kolaylaştıran,
artık vaz geçemediğimiz şeyler elbette.
Malum
insan lükse çabuk alışır ve her şeyin en iyisine
layıktır…Sırf insan olmak bile bunu hak etmeye yeter de
artar bile…Tamam layıktır, layıktır da biz de olduğu
gibi, tükettiğin her şeyin hemen hemen tamamına yakını
dış ülkelere gelir olarak gidiyorsa işte o zaman çok
ciddi olarak durup düşünmek gerekiyor.
Bütün bu
teknoloji ve lüks tüketim maddeleri ithal, ağır sanayi
maddeleri de ithal, hammaddeler de ithal, petrol de
ithal, beyaz eşyalar, otomobiller, bunların yedek
parçaları (beyaz eşya ve otomobillerin yerli olanlarının
da iç aksamı ve yedek parçaları ithal), bilgisayarlar,
cep telefonları, şekerlemeler, çikolatalar, oyuncaklar,
ilaçlar, kırtasiye malzemeleri, “printer”ınız,
“printer”ınızın kartuşu, ofisinizdeki fotokopi
makineniz, bu makinenin toneri, evinizdeki dekoder,
çatınızdaki çanak anten, saçınıza sürdüğünüz boya, jöle,
spray, rujunuz, ojeniz, allığınız, kreminiz, parfümünüz,
evinizin plastik pencere doğraması (zira hammadesi
petrol), mutfağınızdaki laminat malzeme, sofranızdaki
hardal, ananas, dondurma,içtiğiniz kolalı içecekler,
sigara, içki, …daha sayayım mı hocammm!!!...)))…Zira
saymakla bitmez…
E şimdi
bu ne demek? Yaptığınız ihracat, ithalatı karşılamıyor
demek… ünkü sen, dışarıya ağır sanayi maddesi, sanayide
kullanılabilecek hammadde, petrol, teknoloji, uçak,
tank, otobüs, metrobüs, vs gibi para edecek mallar
satmıyorsun.
Çünkü
bunları zaten üretmiyorsun... Üretemiyorsun… E ne
satıyorsun?... Halı-kilim, tekstil, meyve sebze… Bunlar
ne gerektiriyor? Üretirken teknoloji… Peki bunları
üretmek için gereken teknolojiyi ne yapıyorsun? İthal
ediyorsun…
Halı
dokuma tezgahından, iplik boyasına, penyenin likrasından
etiket makinesine, tarladaki traktörden, sulama
borusuna, tarım ilacından, hani şu seçim zamanı çok
gündemde olan mazota kadar her şey ithal…
E peki
bunları ürettin…İşlemek için ağır teknoloji gerekiyor
mu? Hayır. Peki ne gerektiriyor? EMEK. Yani o zaman
bizim ihraç ettiğimiz mallar iktisadi tabiriyle :
”TEKNOLOJİ YOĞUN DEĞİL, EMEKYOĞUN MALLAR”. Nüfus
çok, işsizlik çok… ancak, “İŞÇİLİK UCUZ” bu
memlekette…Ve yabancılar da bunu biliyor…
Şimdi bunun sonucunda ne
oluyor ? Yaptığın ihracat, ithalatı karşılayamıyor…
Makas giderek açılıyor… Ödemeler Dengesi, Türkiye’nin
aleyhine daha da fark veriyor. Bu da yetmiyormuş gibi,
bir de terör belasıyla uğraşıyoruz…
Dünya
kadar para gidiyor… Kalkınmamız engelleniyor… Terör
olmasa o paralarla doğuda, güney doğuda ve yurdun her
yerinde kaç tane GAP projesi gibi barajlar yapılacak…
Okullar, fabrikalar, hastaneler yapılacak halbuki.
Peki
bütün bunlar ne demek? Daha büyük borç demek…Daha fazla
işsizlik, daha yüksek enflasyon demek…
Öyle bir
durumdayız ki, bir yere olan borcumuzu değil, borcumuzun
faizini ödemek için, başka bir yerden yine faiz
karşılığı borç alıyoruz…Düşünebiliyor musunuz ? Ne kadar
acı !!!
Ben
yazılarımda bu iktisadi teknik konuları, mümkün olduğu
kadar işin teknik ve bilimsel kısmına girmeden, halk
diliyle, sadeleştirerek sizlerle paylaşmaya
çalışıyorum.Yoksa bu değindiğim konuların her birisi
başlı başına birer tez konusu inanın.
Şimdi
vatandaş bir yerden bir yere giderken bakıyor Maşallah
kaymak gibi yollar, otobanlar, hızlı deniz otobüsleri,
metrolar…e bunların borçla yapıldığını bilmiyor
tabii…Canım, Türkiye hızla kalkınıyor, hızla çehresi
değişiyor diyoruz değil mi?
Devletimizin “Hazine” si, 27 Kasım 2007
itibariyle, net 567,6 Milyar Dolar borçlanmış durumda.
Yani bu ne demek? Hazine borç batağında demek. 27 Kasım
tarihli borcun geri ödemesi ise 1 Nisan 2009’da
yapılacak.
(Merak
edenler için değineyim, Türkiye, 2004 yılında, 21,5
milyar dolarla, Brezilya’dan sonra, IMF’ye en çok borcu
olan ikinci ülke durumunda bulunuyordu. (Brezilya’nınki
25 milyar dolar).Ancak, geçen süre içinde, Çin
astronomik bir hızla borcunu katlayarak, 248,9 milyar
dolara ulaştı.
Böylece,
Çin, Brezilya’yı da geçerek birinci sıraya
yükseldi.2006’ya gelindiğinde, Türkiye,dünya üzerinde en
fazla borcu olan ilk beş ülke içinde idi.
Daha da
merak edenler için belirteyim…Liste, Çin, Brezilya,
Türkiye, Endonezya, Meksika, Hindistan,
Pakistan,Malezya,…şeklinde ilerliyor.2006 Aralık sonu
itibariyle-ki bu rakamlar tabiyatıyla 2007’de
açıklanıyor, borcumuz 206,5 milyar dolar olarak
gerçekleşmiş durumda idi.
Şimdi
bir de 27 Kasım tarihli borç alımı gerçekleşti.Bakalım
globalleşen dünyanın yeni rengi diğer ülkeler için de
nasıl olacak?...Bunlar daha dış borç…Bir de iç borçlar
var ki…oraya şimdi girmeyelim.
Başka
bir sefere, ayrıntılarıyla bu iç ve dış borçlar konusuna
gireriz.Zira, burada vermek istediğim ana fikir
başkadır.)
Şimdi
biz de bu borçları ödemek için boyuna “Özelleştirmelere”
yükleniyoruz…Yani aslında buna mecbur
bırakılıyoruz…Şimdi birazcık bakalım…Çok değil birazcık…
Türk
Telekom: Arap Firmalarının, Telsim: İngiliz’in,
Türkcell’in yarısı :Finlandiya ve Rusya’nın
ortaklığında, Avea:Lübnan’ın, Çimento Fabrikaları:
Fransız’ın, Şeker Fabrikaları:Fransız’ın, Pektim: Kazak
ve Ermeni ortakların, Kuşadası Limanı: İsrailliler’in,
İzmir Limanı: Hong Kong’luların, Araç Muayene İhalesi.
Alman’ların elinde kaldı, Başak Sigorta:Fransız’ın,
AdaBank: Kuveyt’in, İETT Garajı:Dubai’nin,
Finansbank:Yunanistan, Oyakbank ve Dışbank:Hollanda,
Denizbank:Belçika, TEB:Fransız, Türkiye Finans: Kuveyt,
Garanti’nin yarısı: ABD,Eczacıbaşı İlaç: Çek, İzocam:
Fransız, Yapı Kredi Bankası’nın yarısı:İtalyan,…
Daha
uzatmayayım, memleketin limanları, ormanları, kıyıları,
tersaneleri…her yer özelleştirilmiş…(ATAM RAHAT UYU !!!)
Bir gün
gelecek, özelleştirilecek de hiçbir şey kalmayacak. Ben
hep yazılarımda söylüyorum, ısrarla söylüyorum. Türkiye,
ekonomik olarak işgal altındadır diye. (Kültürel olarak
da)
Okullarda “Yerli Malları Haftası” yapılırdı...
Zira,okullarımızda, 1946’dan beri, 12-18 Aralık haftası,
Yerli Malları Haftası olarak kutlanagelmiş.
E tabii
o zaman SÜMERBANK’ımız bizimdi… Nazilli basmaları, efil
efil emprimeler, hakiki yün merinos takım elbiselerin
yerli malı diye gururla giyildiği memleket günleri,
Beykoz Ayakkabı Fabrikası da bizimdi tabii…
Yerli
malları üreten K.İ.T.’ler satılmamış, yabancı sermayeye
peşkeş çekilmemişti… 1983’de, bu haftanın adı:”Tutum,
Yatırım ve Türk Malları Haftası” olarak
değiştirilmiş.
Şimdi bu haftalarda,
çocuklar, fındık,ceviz,vs haricinde, ne getiriyorlar
merak ediyorum.İnşallah çikita muz getirmiyorlardır…)))
Malum, Anamur’daki muz bahçelerini kesip kesip yerine
villalar yaptık da… muzu da tabii artık ithal ediyoruz.
Memleketimiz, hem dışarıdan hem de içeriden “Yağma
Hasan’ın Böreği” gibi talan edildi… İçeriden de
hortumlamalar, banka kurtarma operasyonları,
yolsuzluklar patlak verdi… Yetim hakkını, dul hakkını,
kul hakkını hiç utanmadan midelerine indirenlere haram
olsun…
Sonuç
olarak, bu kalkınma ve borç meselesi, ekonomik ve siyasi
bir konudur.Ancak, insanımızı bilinçlendirmek ve tüketim
çılgınlığına son vermek için, böyle anlatıp
bilinçlendirmeye de mecburuz.
İnsanlarımızı, üretime kazandırmak için, “sadece
tüketici toplumu olmak” modelinden kurtarmak için,
“BALIK TUTMAYI ÖĞRETMEK” en doğrusu.Çünkü, geçici
çözümler artık miyadını çoktan doldurmuştur. Kalıcı
çözümler için, balık tutmayı öğretmek şart olmuştur.
Zira, balık yemeği her kes yapıyor.
Bu da
elbette, “EĞİTİM” ile olacak iştir. Ancak,
eğitimli insanlardan oluşan toplumlar üretebilir,
kalkınabilir, gelişebilir. Barış ve esenlik de o zaman
gelir.
Pek tabii ki, üzerimizden
menfaat elde eden iç ve dış çevreler, bu milletin
eğitilmesini, aydınlanmasını istememektedirler. Çünkü
eğitildiği zaman, millet bu aymazlıktan kurtulacak,
bilinçlenecek, sorgulayacak,”sürü” psikolojisine
girmeyecek, aydınlanacak, kalkınacaktır.
Bu da
elbette ki bunların işine gelmemektedir.Bu yüzden bizi,
saçma sapan gündemlerle oyalayıp, kültürel damarlarımızı
da kesmeye yönelik gizli bir “soğuk savaşı”da
seneler öncesinden beri başlatmışlardır. Bu durum zaten
televizyon programlarından da belli değil midir?
Bir an
önce uyanıp harekete geçmek zamanıdır. Aksi halde,
“BÜYÜK BALIĞIN KÜÇÜK BALIĞI YUTTUĞUNUN RESMİDİR”
haberiniz olsun!
Sevgi ve
saygılarımla.
Dr.PINAR ALTINOK
|