.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 Tarım ekonomisi, Mazot ve seçimler
.

Bizim iktisat derslerimizin “üretim” bahsinde; “tüketim için üretim yapılmasının, insanoğlunu diğer canlı türlerinden ayıran en önemli özelliklerin başında geldiği” anlatılır.

 

Yani, insanoğlu, hayatta kalabilmek, genetik mirasını devam ettirebilmek, kuşak aktarımını sürdürebilmek için ; buğdayını ekecek, pamuğunu,ketenini ekip, işleyip, dokuyup giyecek haline getirecek, elektriğini üretecek, barınağını inşa edecek ve bunun gibi pek çok faaliyetlerde bulunacak ki, biz iktisatçılar bunlara, ekonomik aktiviteler diyoruz.

 

Yani, doğada mevcut olanı zaten tüketiyoruz, ancak, bununla da yetinmeyip yeni üretim biçimleri bulmak ve bunun sonucunda bir “ürün” çıktısı elde etmek, insanın baskın özelliği. Kısaca, insanoğlu çok üstün yeteneklerle donatılmış bir varlık.

 

Zaman içinde, üretim teknikleri kullanılarak, avcılık-toplayıcılıktan, ilkel tarım toplumuna, daha sonra da modern ve sanayileşmiş tarım toplumuna uzanan ve bin yıllarca süren bir hikaye bu.Tabii, bunlar olurken de, bu süreç içinde “devrim niteliği” taşıyan pek çok olay, pek çok yol ayırımı var.

 

Nihayet, çağlara damgasını vuran, “Sanayi Devrimi” ile, insanoğlunun makineleşmeye geçişi ve bunun sonucu olarak da, fabrikaların kurulması, kitlesel üretim, ticaret, pazar payı kavramlarının gelişmesi süreci.Daha sonra, bunların ülkeler arası alış-verişe,ithalata-ihracata dönüşmesi ve bu her bir aşamanın ve geçiş süreçlerinin yıllar boyu sürmesi, bütün bu gelişmelerin ekonomik, sosyal, hukuksal, siyasi alanlardaki etkileri :

 

Sendikalaşmaya gidişler, toplu sözleşmeler, iş yasaları,grevler,lokavtlar,”sarı sendikacılık”,sosyal güvenlik yasaları,çalışma saatleri, kadın ve çocuk işçilerin hakları, siyasi vaatler, oy kaygıları. Bu süreç içinde, keşifler, yenilikler, icatlar derken… Kapitalist sistemin dünya coğrafyasında aldığı şekil derken…

 

Sonunda; yeni dünya düzeni,”motto” sunu; Teknoloji-Bilgi-İletişim Çağı olarak ilan etti. Bazıları, günün modern tabiriyle buna “BİLİŞİM” diyor. İçinde bulunduğumuz çağ da; ”BİLİŞİM ÇAĞI”.

 

Kapitalizmin “KUTSAL MABEDİ” bilişim çağı. Siber uzay, sanal alemde sörf, internet ortamının dijital bilinç alanı, hardware-software arası gidip gelen, ara bellekte gerçeküstü taramalar… Bütün dünya “Dual Core” çift kahve çekirdeği kadar bir boyuta sığdırılıp “avucumuzun içine” girdi.

 

Ancak, bütün bunlar, insan oğlunun gerçeğini  değiştirmedi:AÇLIK !!!

 

“Hayatta kalmamız için, yememiz lazım, tüketmek için de üretmemiz.”

 

Yani, teknoloji ne kadar bilişirse bilişsin, “Her şey aslına, ilkel olanına rüc’u ediyor. ”Kozmik Yasa’lar bunu haykırıyor.

 

İyi de,”TARIM” gibi yaşamsal bir sektör, bugün nerede duruyor?

 

Tarım toplumu olarak tanımlanan ekonomik yapıların, dış ticaret hadlerinde dengeli bir varlık göstermesi neden mümkün olamıyor?

 

Özellikle bizim gibi “Gelişmekte Olan” ülkelerde, “tarım toplumu” ile “sanayi toplumu” arasında sıkışmış bir kimlik bunalımı gözlenir. Bu,öyle bir hal alır ki, tarımdan kopuş ve sanayileşmeye kayış, adeta Da Vinci’nin “KUTSAK KASE” yi arayışı gibi törensel bir şölene dönüştürülür.

 

Ve bunun getirdiği modernleşmenin bir gereği olarak görülen “köyden kente göç” ve bu göçün etkileri, toplumun bütün katmanlarına nüfuz eder. Yani hedef : tarımın bitişidir. Tarımın, teknolojinin nimetlerinden de yararlanılarak evrilmesi değil.

 

İroni şu ki ; insanlık “BİLİŞİM ÇAĞINDA” iken, tarım sektörü “tu-ka-ka” edilmiştir.

 

Türkiye, bizim ilkokuldan beri bildiğimiz anlatımıyla, sadece kendi kendine yetebilen değil, aynı zamanda dünyanın da pek çok bölgesine yetebilecek kadar değerli tarım alanlarına sahip bir ülke. Konya Ovası, Türkiye’nin “Tahıl Ambarı”.

 

Buğday silolarının deposu durumunda. Hani Allah muhafaza,kıtlık olsa senelerce Türkiye’ye bakacak durumda diye okuttu bize ilkokul öğretmenlerimiz, hatırlarsınız.

 

E o zaman şimdi dışarıdan buğday ithal etmek niye ? !!!

 

Türkiye’de siyasi politikalarla tercih edilen “giderek tarımdan uzaklaşma” yerine, “endüstriyel tarıma” hemen bir geçiş yapmak gerekiyor.

 

Burada kastedilen, yanlış bir şekilde yönlendirilmiş “sanayileşmiş tarım” adı altında üretilen “hormonlu meyve ve sebzelerden ibaret olan” ve verimli kaynakların da hızla tüketilmesine neden olan bir “endüstrileşme” değil.

 

Burada, “en yüksek verimi” hedefleyen ve “sürdürülebilir planlamalar” ın yapılması gerekiyor.

 

Girdi maliyetlerinin düşürülmesi, küçük ve büyük ölçekli tarımsal alanlarda üretimin rantabl hale getirilmesi, tarımın teşvik edilmesi, olmazsa olmazlarımız.

 

İşte burada, çok önemli bir durum devreye giriyor: ekonomik açıdan fark oluşturabilmek için, yalnızca üretmek yeterli değil. Ne ürettiğiniz, nasıl ürettiğiniz ve nasıl bir fiyatlandırma politikası uyguladığınız da çok önemli. E bunları, doğru ve yerinde uygulayabilmek için ne gerekiyor ?: EĞİTİM !!!

 

Bizim siyasi partiler, hala, 19 Mayıs törenlerinde, stadyumda gösteri yapacak kız öğrenciler şort mu giysin, uzun don mu diye tartışadursun, elin oğlu, üretim süreci içerisinde verimliliğin nasıl arttırılabileceği işinin esprisini çoktan kapmış da, ürettiği bu malların en baba tarafından fiyatlandırılmasını bile yapmış.

 

Şimdi bu çok kritik seçim arifesinde, bizim siyasi partiler ne yaptılar ? :”Tarım Kesimi” için, “Yaşamsal Öneme” sahip en önemli kalemi :”MAZOTU” siyasi bir malzeme olarak kullanma sığlığına düştüler. Hani şöyle tarımda sağlam ve verimli bir üretim ve kalkınma modeli yok. Kullanılabilir tarım alanlarının açılması projesi yok. Doğru alanda, ihtiyaca yönelik,doğru üretim projeleri yok.

 

Antalya’da karayoluna dökülen tonlarca portakalın, çiftçinin elinde kalan tonlarca domatesin (Dünya açlıkla mücadele ediyor, ülkemizde şu gün için açlık çeken insanlar pazar yerlerinde çöplerden artıkları toplayarak beslenirken, yeterli fabrika olmadığı için bu dökülen domatesler mesela bir salça konserve olarak işlenemedi, çürümeye terk edildi.

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün Afrika’da açlık çeken ülkelerde yaptığı bir araştırmaya göre bir domatesle bir çocuk iki gün daha yaşayabiliyor. Ne kadar acıdır değil mi?), fazla üretilip yakılan tonlarca fındığın üstelik de üretici karşılığını alamamışken,üstelik de üretim fazlası olmasına rağmen iç piyasadaki tüketici bunları pahalıya alabilmişken ve daha önceden planlamadığı için üretimi desteklenmeyip Rusya’dan milyon dolarlar verip ithal ettiğimiz buğdayın (Türkiye, buğday ambarı, kendi kendine yeten tarım ülkesi olduğu halde) hiç lafını eden yok.

 

Öyle ya, en önemli konu “MAZOT”.

 

Önemli tabii.Ama önemi, salt seçim malzemesi olmasından gelmiyor.

 

Son günlerde, mazot rekabeti iyice büyüdü. Fiyatını indiren indirene. Genç Parti :”Mazot 1 YTL Olacak” dedi. Önce kimse ciddiye almadı. Sonra, bu vaadin prim yapmaya başladığı görülünce, diğer siyasi partiler de, ”MAZOTU”, ”Seçim Kampanyaları’nın Baş Artisti” konumuna yerleştirdiler.

 

CHP: ”Mazot’daki ÖTV Kalkacak” dedi.

 

MHP:”Mazotdaki ÖTV artı KDV Kalkacak” dedi.

 

GP, bir hamle daha yaptı: ”Mazotu 1 YTL’nin de Altına Düşüreceğiz” dedi.

 

Ağar, ”Biz de Mazotu 1 YTL’nin Altında Satacağız” dedi.

 

AKP, henüz bu konuda atak yapmadı. Erdoğan, ”HAYIR” dedi. ”Bizim petrol kuyularımız mı var ? Vaatler gerçekçi değil.Petrolü dışarıdan alıyoruz. Siyasi partiler böyle bir söz veremezler”dedi.

 

İyi de, bu vaadin gerçekleşmesi, ekonomik açıdan mümkün mü? Mümkün !!!

 

Şöyle ki; bu bir tercih meselesidir. Mazotun üzerindeki vergi yükünü kaldırırsınız. Fiyat 1 YTL olur, hatta daha da iner. Ya sonra ? Mazottaki indirimle verdiğinizi, başka bir yolla vatandaştan geri alırsınız. Bu, ya vergileri başka yerlere bindirmek yoluyla olur ya da enflasyonla.Formül budur.

 

E o zaman ? Vatandaşın bir eline şeker verip, öbür elinden alacaksanız, o zaman mazotun 1 YTL’ye inmesinde ne mana var ? Şu mana var : seçim propagandası mantığıyla vatandaşın “keklenmesi”. Hani “SLOGAN”a bayılıyoruz ya, hesapta bunlar pırpırlı birer slogan.

 

O zaman de gerçekleşmeyen vaatlere vatandaş, yine bir slogan halini almış güzelim türkülerle yapıştırıyor cevabı siyasilere:

 

“Sırtındaki yeleği, ben örmedim mi yarim

AB’yle konuşurken ben görmedim mi yarim”

 

Şimdi, bütün bu düşüncelerimizin ışığında, siyasi partilerin parti programlarında, cennet ülkemizin “tarım politikasına” verdiği yeri, merakla bekliyoruz.

 

Tıpkı,üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuzun,denizcilik, balıkçılık ve deniz ürünleri üretimi ile ilgili politikalarını beklediğimiz gibi.

 

Tıpkı, ”bir kültür hazinesi” olan topraklarımızda, ”yaşatmayı planladıkları” kültür politikamızı  beklediğimiz gibi.

 

Bakalım, bu programlardan,”MAZOT”dan başka sürpriz tavşanlar da çıkacak mı?

 

Herkesin tok yattığı,tarımsal endüstrileşmeyi ve teknolojik sanayileşmeyi sağlamış, müreffeh bir Türkiye dileklerimle…

 

Hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 

.

.