|
Bizim
iktisat derslerimizin “üretim” bahsinde; “tüketim için
üretim yapılmasının, insanoğlunu diğer canlı türlerinden
ayıran en önemli özelliklerin başında geldiği”
anlatılır.
Yani,
insanoğlu, hayatta kalabilmek, genetik mirasını devam
ettirebilmek, kuşak aktarımını sürdürebilmek için ;
buğdayını ekecek, pamuğunu,ketenini ekip, işleyip,
dokuyup giyecek haline getirecek, elektriğini üretecek,
barınağını inşa edecek ve bunun gibi pek çok
faaliyetlerde bulunacak ki, biz iktisatçılar bunlara,
ekonomik aktiviteler diyoruz.
Yani,
doğada mevcut olanı zaten tüketiyoruz, ancak, bununla da
yetinmeyip yeni üretim biçimleri bulmak ve bunun
sonucunda bir “ürün” çıktısı elde etmek, insanın baskın
özelliği. Kısaca, insanoğlu çok üstün yeteneklerle
donatılmış bir varlık.
Zaman
içinde, üretim teknikleri kullanılarak,
avcılık-toplayıcılıktan, ilkel tarım toplumuna, daha
sonra da modern ve sanayileşmiş tarım toplumuna uzanan
ve bin yıllarca süren bir hikaye bu.Tabii, bunlar
olurken de, bu süreç içinde “devrim niteliği” taşıyan
pek çok olay, pek çok yol ayırımı var.
Nihayet,
çağlara damgasını vuran, “Sanayi Devrimi” ile,
insanoğlunun makineleşmeye geçişi ve bunun sonucu olarak
da, fabrikaların kurulması, kitlesel üretim, ticaret,
pazar payı kavramlarının gelişmesi süreci.Daha sonra,
bunların ülkeler arası alış-verişe,ithalata-ihracata
dönüşmesi ve bu her bir aşamanın ve geçiş süreçlerinin
yıllar boyu sürmesi, bütün bu gelişmelerin ekonomik,
sosyal, hukuksal, siyasi alanlardaki etkileri :
Sendikalaşmaya gidişler, toplu sözleşmeler, iş
yasaları,grevler,lokavtlar,”sarı sendikacılık”,sosyal
güvenlik yasaları,çalışma saatleri, kadın ve çocuk
işçilerin hakları, siyasi vaatler, oy kaygıları. Bu
süreç içinde, keşifler, yenilikler, icatlar derken…
Kapitalist sistemin dünya coğrafyasında aldığı şekil
derken…
Sonunda;
yeni dünya düzeni,”motto” sunu; Teknoloji-Bilgi-İletişim
Çağı olarak ilan etti. Bazıları, günün modern tabiriyle
buna “BİLİŞİM” diyor. İçinde bulunduğumuz çağ da;
”BİLİŞİM ÇAĞI”.
Kapitalizmin “KUTSAL MABEDİ” bilişim çağı. Siber uzay,
sanal alemde sörf, internet ortamının dijital bilinç
alanı, hardware-software arası gidip gelen, ara bellekte
gerçeküstü taramalar… Bütün dünya “Dual Core” çift kahve
çekirdeği kadar bir boyuta sığdırılıp “avucumuzun içine”
girdi.
Ancak,
bütün bunlar, insan oğlunun gerçeğini
değiştirmedi:AÇLIK !!!
“Hayatta
kalmamız için, yememiz lazım, tüketmek için de
üretmemiz.”
Yani,
teknoloji ne kadar bilişirse bilişsin, “Her şey aslına,
ilkel olanına rüc’u ediyor. ”Kozmik Yasa’lar bunu
haykırıyor.
İyi
de,”TARIM” gibi yaşamsal bir sektör, bugün nerede
duruyor?
Tarım
toplumu olarak tanımlanan ekonomik yapıların, dış
ticaret hadlerinde dengeli bir varlık göstermesi neden
mümkün olamıyor?
Özellikle bizim gibi “Gelişmekte Olan” ülkelerde, “tarım
toplumu” ile “sanayi toplumu” arasında sıkışmış bir
kimlik bunalımı gözlenir. Bu,öyle bir hal alır ki,
tarımdan kopuş ve sanayileşmeye kayış, adeta Da
Vinci’nin “KUTSAK KASE” yi arayışı gibi törensel bir
şölene dönüştürülür.
Ve bunun
getirdiği modernleşmenin bir gereği olarak görülen
“köyden kente göç” ve bu göçün etkileri, toplumun bütün
katmanlarına nüfuz eder. Yani hedef : tarımın bitişidir.
Tarımın, teknolojinin nimetlerinden de yararlanılarak
evrilmesi değil.
İroni şu
ki ; insanlık “BİLİŞİM ÇAĞINDA” iken, tarım sektörü
“tu-ka-ka” edilmiştir.
Türkiye,
bizim ilkokuldan beri bildiğimiz anlatımıyla, sadece
kendi kendine yetebilen değil, aynı zamanda dünyanın da
pek çok bölgesine yetebilecek kadar değerli tarım
alanlarına sahip bir ülke. Konya Ovası, Türkiye’nin
“Tahıl Ambarı”.
Buğday
silolarının deposu durumunda. Hani Allah muhafaza,kıtlık
olsa senelerce Türkiye’ye bakacak durumda diye okuttu
bize ilkokul öğretmenlerimiz, hatırlarsınız.
E o
zaman şimdi dışarıdan buğday ithal etmek niye ? !!!
Türkiye’de siyasi politikalarla tercih edilen “giderek
tarımdan uzaklaşma” yerine, “endüstriyel tarıma” hemen
bir geçiş yapmak gerekiyor.
Burada
kastedilen, yanlış bir şekilde yönlendirilmiş
“sanayileşmiş tarım” adı altında üretilen “hormonlu
meyve ve sebzelerden ibaret olan” ve verimli kaynakların
da hızla tüketilmesine neden olan bir “endüstrileşme”
değil.
Burada,
“en yüksek verimi” hedefleyen ve “sürdürülebilir
planlamalar” ın yapılması gerekiyor.
Girdi
maliyetlerinin düşürülmesi, küçük ve büyük ölçekli
tarımsal alanlarda üretimin rantabl hale getirilmesi,
tarımın teşvik edilmesi, olmazsa olmazlarımız.
İşte
burada, çok önemli bir durum devreye giriyor: ekonomik
açıdan fark oluşturabilmek için, yalnızca üretmek
yeterli değil. Ne ürettiğiniz, nasıl ürettiğiniz ve
nasıl bir fiyatlandırma politikası uyguladığınız da çok
önemli. E bunları, doğru ve yerinde uygulayabilmek için
ne gerekiyor ?: EĞİTİM !!!
Bizim
siyasi partiler, hala, 19 Mayıs törenlerinde, stadyumda
gösteri yapacak kız öğrenciler şort mu giysin, uzun don
mu diye tartışadursun, elin oğlu, üretim süreci
içerisinde verimliliğin nasıl arttırılabileceği işinin
esprisini çoktan kapmış da, ürettiği bu malların en baba
tarafından fiyatlandırılmasını bile yapmış.
Şimdi bu
çok kritik seçim arifesinde, bizim siyasi partiler ne
yaptılar ? :”Tarım Kesimi” için, “Yaşamsal Öneme” sahip
en önemli kalemi :”MAZOTU” siyasi bir malzeme olarak
kullanma sığlığına düştüler. Hani şöyle tarımda sağlam
ve verimli bir üretim ve kalkınma modeli yok.
Kullanılabilir tarım alanlarının açılması projesi yok.
Doğru alanda, ihtiyaca yönelik,doğru üretim projeleri
yok.
Antalya’da karayoluna dökülen tonlarca portakalın,
çiftçinin elinde kalan tonlarca domatesin (Dünya açlıkla
mücadele ediyor, ülkemizde şu gün için açlık çeken
insanlar pazar yerlerinde çöplerden artıkları toplayarak
beslenirken, yeterli fabrika olmadığı için bu dökülen
domatesler mesela bir salça konserve olarak işlenemedi,
çürümeye terk edildi.
Dünya
Sağlık Örgütü’nün Afrika’da açlık çeken ülkelerde
yaptığı bir araştırmaya göre bir domatesle bir çocuk iki
gün daha yaşayabiliyor. Ne kadar acıdır değil mi?),
fazla üretilip yakılan tonlarca fındığın üstelik de
üretici karşılığını alamamışken,üstelik de üretim
fazlası olmasına rağmen iç piyasadaki tüketici bunları
pahalıya alabilmişken ve daha önceden planlamadığı için
üretimi desteklenmeyip Rusya’dan milyon dolarlar verip
ithal ettiğimiz buğdayın (Türkiye, buğday ambarı, kendi
kendine yeten tarım ülkesi olduğu halde) hiç lafını eden
yok.
Öyle ya,
en önemli konu “MAZOT”.
Önemli
tabii.Ama önemi, salt seçim malzemesi olmasından
gelmiyor.
Son
günlerde, mazot rekabeti iyice büyüdü. Fiyatını indiren
indirene. Genç Parti :”Mazot 1 YTL Olacak” dedi. Önce
kimse ciddiye almadı. Sonra, bu vaadin prim yapmaya
başladığı görülünce, diğer siyasi partiler de, ”MAZOTU”,
”Seçim Kampanyaları’nın Baş Artisti” konumuna
yerleştirdiler.
CHP:
”Mazot’daki ÖTV Kalkacak” dedi.
MHP:”Mazotdaki
ÖTV artı KDV Kalkacak” dedi.
GP, bir
hamle daha yaptı: ”Mazotu 1 YTL’nin de Altına
Düşüreceğiz” dedi.
Ağar,
”Biz de Mazotu 1 YTL’nin Altında Satacağız” dedi.
AKP,
henüz bu konuda atak yapmadı. Erdoğan, ”HAYIR” dedi.
”Bizim petrol kuyularımız mı var ? Vaatler gerçekçi
değil.Petrolü dışarıdan alıyoruz. Siyasi partiler böyle
bir söz veremezler”dedi.
İyi de,
bu vaadin gerçekleşmesi, ekonomik açıdan mümkün mü?
Mümkün !!!
Şöyle
ki; bu bir tercih meselesidir. Mazotun üzerindeki vergi
yükünü kaldırırsınız. Fiyat 1 YTL olur, hatta daha da
iner. Ya sonra ? Mazottaki indirimle verdiğinizi, başka
bir yolla vatandaştan geri alırsınız. Bu, ya vergileri
başka yerlere bindirmek yoluyla olur ya da
enflasyonla.Formül budur.
E o
zaman ? Vatandaşın bir eline şeker verip, öbür elinden
alacaksanız, o zaman mazotun 1 YTL’ye inmesinde ne mana
var ? Şu mana var : seçim propagandası mantığıyla
vatandaşın “keklenmesi”. Hani “SLOGAN”a bayılıyoruz ya,
hesapta bunlar pırpırlı birer slogan.
O zaman
de gerçekleşmeyen vaatlere vatandaş, yine bir slogan
halini almış güzelim türkülerle yapıştırıyor cevabı
siyasilere:
“Sırtındaki yeleği, ben örmedim mi yarim
AB’yle
konuşurken ben görmedim mi yarim”
Şimdi,
bütün bu düşüncelerimizin ışığında, siyasi partilerin
parti programlarında, cennet ülkemizin “tarım
politikasına” verdiği yeri, merakla bekliyoruz.
Tıpkı,üç
tarafı denizlerle çevrili yurdumuzun,denizcilik,
balıkçılık ve deniz ürünleri üretimi ile ilgili
politikalarını beklediğimiz gibi.
Tıpkı,
”bir kültür hazinesi” olan topraklarımızda, ”yaşatmayı
planladıkları” kültür politikamızı beklediğimiz gibi.
Bakalım,
bu programlardan,”MAZOT”dan başka sürpriz tavşanlar da
çıkacak mı?
Herkesin
tok yattığı,tarımsal endüstrileşmeyi ve teknolojik
sanayileşmeyi sağlamış, müreffeh bir Türkiye
dileklerimle…
Hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
|