.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 Ekonomi batıyor türban bahane
.

Türkiye' de ekonomi batıyor, türban bahane olarak kullanılıyor...

 

Maksat "biz ekonomiyi işbilmezlikten batırmadık, türban ve siyasi olaylar elimizi bağladı" diyerek işin içinden sıyrılabilme arzusu...

 

Tüm veriler, cari açık (ithalat- ihracat farkı), dünyadaki mali kriz nedeniyle tefeci borcunun daha zor bulunur hale gelmesi, kamu borçlarının yükselmesi yani devletin topladığından daha çok harcaması, her ay dış borç ödemelerine ortalama 5 milyar dolar ayırma gereği (temmuz 2008 tarihinde 20 milyar dolar ana para, 7 milyar dolar faiz ödenecek olması) özel sektörün gırtlağına kadar borçlu olması ( en az 140 milyar dolar borcu var), belediyelerin bilinmeyen miktarda dış ve iç borçları olması ve ödeme kabiliyetlerinin olmaması ( bunlar da tabii devletin sırtına kalacak) ve daha bir sürü gösterge, "hayal alemindeki pembe ekonomik tabloların " sonunun geldiğini gösteriyor...

 

2008 yılında Türkiye' nin işi çok zor...

 

Böyle gelişmeler karşısında, bende politikacı olsam hergün bir başka gündem yaratır, birgün "Yeni Anayasa", ertesi gün "Türban Sorunu", daha sonra da "Darbe- Ergenekon" konuları çıkarırım... Ama gerçek şu ki, kimsenin darbe yapmasına, çete kurmasına filan ihtiyaç yok çünkü zaten son noktayı "ekonomi - finans" koyacak...

 

Ekonominin matematiğin en güzel yanı budur, "gündelik hayatta hiçbir işe yaramıyormuş gibi devamlı çarpıtılan tekmelenen veriler", birgün gelir kafana fena vurur... Tüm ekonomik ve siyasi performasının özetini "şak” diye önüne serer... Ondan sonra kendinle, eşrafınla, halkla, yüzyüze gelirsin, ayıkla pirincin taşını...

 

Halk' a, bedava kömür, bedava pirinç, bedava nakit yardımı, bedava haketmediği iş vesaire verdiğin sürece senden iyisi yoktur... Ama birgün halkı karşına alıp "arkadaşlar değirmenin suyu bitti, kemerleri sıkalım, bedavacılık bitti" dediğin anda senden kötüsü olmaz...

 

Devlet teşebbüslerini ucuza satarsın, işçileri sokakta bırakırsın, halk ses çıkarmaz... Çünkü "nasılsa benim dinci ağabeylerim bana belediyede, devlette yağlı bir iş bulur" der, tınmaz... İthal girdileri çoğaltırsın, Türk sanayiini batırırsın, halk ses çıkarmaz... Çünkü "nasılsa benim fabrikam değil, iyi oldu başı açık kafirlere" der, ses çıkarmaz..

 

Devlet memurunun maaşını yükseltmezsin hatta reel olarak düşürürsün, memur ses çıkarmaz... Aman sesimizi çıkarmayalım, dinci ağabeylerimize ayıp olur, nasıl olsa onlar bir yolunu bulup bizim açığımızı başka bir yol ile kapatırlar diye düşünür, ses çıkarmaz..

 

Köylüleri, tarımı hiç desteklemezsin, ucuz pirinç, hormonlu tohum ithal edip, Amerikan mısırından şeker yapanlara kıyak çekersin, pancar tarımını batırırsın, köylü ses çıkarmaz... Nasılsa bizim kasabadaki dinci gruplar bana bir kıyak yaparlar, durumu telafi ederler diye düşünürler, ses çıkarmazlar...

 

Karadenizli fındık çay baş fiyatını, doğulu devletten aldığı kıyak yardımları düşünür, ses çıkarmazlar... 

 

Sen bedavadan dağıttığın müddetçe ses çıkarmazlar...

 

Sen verdiğin sürece, senden bile daha müslüman olurlar... Senden daha çok oylarını götürüp senin partinin kapısını yığarlar...

 

Ama birgün gelir, hiç sevmediğin, ama Türkiye’nden daha yakın olduğun, "batılı kefere dostların" sana borç para vermeyi keserlerse, dünyanın kaç bucak olduğunu anlarsın... O gün gelir de, hazinenin kasaları boş olduğu için devlet kesesinden halka dağıtacak birşey bulamazsan, o zaman halkının "seni ne kadar tuttuğunu, ne kadar dinci ne kadar batıcı olduğunu" ayna gibi görürsün...

 

Tüm bunları niye anlatıyorum, çünkü bazen insanlar bir anda güç ve ikbal sahibi olunca nereden geldiğini kim olduğunu çok çabuk unutuyor... En büyük ben, ben ne istersem yaparım psikozuna girip gerçeklerle olan bağlantısını kaçırıyor...

 

Burada AKP veya MHP gibi dinci partileri kastetmiyorum, burada söylemek istediğim "yöneticilerin kendilerine halk tarafından geçici olarak ihsan edilen yetki ve gücün" sonsuz olmadığını anlamaları ve verilen görevi en iyi şekilde yapmak için "en iyi adamları işbaşına getirerek vazife yapmaları" gerektiğini unutmamalarıdır... 

 

Fakat Türkiye' de son yıllarda birşey başladı, yöneticiler artık bilgi, tecrübe ve başarı esasına göre seçilmiyorlar... Sadece ve sadece, kıldığı namaz, eşinin türbanı, belli eşraf gruplarına mensupluğu, sırdaşlık kardeşliği gibi esaslara göre seçiliyorlar... Böyle olunca da hedef, "işinde en iyi performansı göstermek" değil, kendisini seçenlere "en iyi kişisel hizmeti" vermek oluyor...

 

Mesela Ziraat Bankası ve diğer tüm devlet bankaları Fethullah Hoca grubunun hegemonyası altında... O hale gelmiş ki Ziraat Bankasında namaza başlamış ne kadar insan varsa terfi alıyor, yılların tecrübeli bilgili emektar bankacıları ise namaz kılmıyor iseler, terfi istemesinler diye oradan oraya sürülüyorlar... (Tabii doğal olarak kredilerler de aynı esaslar altında dağıtılıyor)... 

 

Diğer devlet bankaları, kurumları, özerk birimleri de tıpkısının aynısı olmuşlar... Yeni atanacak tüm üst düzey yönetici, memur, müsteşar kim varsa, önce "dini yüksek iştişare gruplarının" elemesinden geçiriliyor ve ondan sonra "dini liyakat" esasına göre atanıyor... Her idari birim, Fethullahçılar, Nakşibendiler, belediyeciler, partililer vesaire diye bölüşülmüş, ona göre atamalar yapılıyor...

 

Tamam iyi güzel de, hiç mi bu insanların geçmiş tecrübelerinin, bilgi birikimlerinin, performanslarının değeri yok... O zaman iyi ve başarılı yönetici olmanın farkı ne... Mesela daha iki gün önce üzücü bir tren kazası oldu, insanlar öldü...

 

Demiryolları başkanı hala görevini hiçbir şey olmamış gibi sürdürüyor... Bu yöneticimizin görev süresince 3 vahim tren kazası oldu ( ben çocukluğumdan beri bu kadar çok tren kazası duymamıştım) ama hiç bir değişiklik yok... O zaman iyi yönetici ile kötü yöneticinin ne farkı kalıyor..  Yani başkana hizmet, ideolojiye hizmet, herşeyin üstünde mi oluyor?

 

Böyle bir yönetim anlayışı ile, 2008' de kapımıza gelmiş olan ekonomik krizi nasıl aşacağız...

 

Ben şimdi Diyanet İşleri Başkanlığına, 25 sene Türk Hava Yolları’nda pilotluk yapmış uzun mesafe uçuşu ödüllü bir pilotu seçsem doğru olur mu?

 

Peki o zaman kardeşim sen niye senelerce gururla cami hocalığı yapmış birini, hayatında hiçbir tecrübesi bilgisi olmayan bir konuda müdür yapıyorsun ki... Bu ne kadar doğrudur ki...

 

Bu şartlarda Türkiye batmayacak ta, Almanya mı batacak... Zaten bugüne kadar batmadığımıza şükredelim... Ama artık deniz bitti... Batılı (ab-d 'li) bizden alacağı tavizleri aldı, taviz bitince borç vermekte bitecek... Son tavizi de aldıktan sonra müsamaha, kayırma, finansal kıyaklar filan da artık bitecek... Kendimizle ve acı gerçekler ile başbaşa kalacağız...

 

(Zaten dünyada da nakit para bolluğu bitti... Finansal krizler dolayısı ile batan veya hisseleri ucuzlayan birçok şirket var... Uluslararası tefeciler artık Türkiye' ye yüksek faizle borç verip yüksek risk almak yerine,  meşhur şirketlerin hisselerini ucuza satın almayı tercih ediyorlar... Böylece dünyadaki döner gezer para da azalmış oluyor)...

 

Durum böyle olunca da maalesef iktidar işin kolayına kaçıyor ve "kendisini eleştirme ihtimali olan" bilgili, birikimli, korkusuz, vatansever ne kadar insan ve kesim varsa onları sıfırlamaya, aşağılamaya, yoketmeye çalışıyor...

 

Ama unuttukları birşey var, ben Türk sen Türk, ben Müslüman sen Müslüman, yoktur birbirimizden farkımız... Hepimiz aynı geminin içindeyiz...  Seni "eleştirme ihtimali olanları" yok etmeye çalışacağına, "eleştirilerin kaynağını" yok etmek daha akılcı olmaz mı?

 

İyi yöneticiler seçip, iyi bir yönetim uygulayıp, gerçekleri görüp, doğru kararlar almak niye bu kadar zor ki...

 

Sanal gündemler ile Türkiye'yi meşgul etmeyip, kapımızda olan krize karşı ciddi tedbirler almak niye bu kadar zor ki?

 

Acaba kurulmuş olan "dengeler ve partage sistemi mi" buna izin vermiyor ki...

 

Yoksa "suçu başkalarına veya gündeme atmak" daha mı kolay ve yapılabilir ki...

 

Burada birçok teknik ve finansal analiz ve rakamlar sıralayıp halkın aklını karıştırmak istemiyorum... Ama halkımız şunu iyi anlamalı ki bedava ve beleş birşey yoktur...

 

Eğer beleş kömür alıyorsan, beleş yardım alıyorsan veya beleş haketmediğin işe giriyorsan, bil ki kesenden yiyorsun... Bunların parası "uzaydan gelmiyor, araplardan gelmiyor, ağaçtan toplanmıyor", senin cebinden çıkıyor...

 

Devlet borç alıp sana dağıtıyor, taraftarına dağıtıyor... Ama borçlar senin ve çocuklarının... O borçları yarın sen ve çocukların ödeyecek, başkaları değil.... Bu bedavadan para dağıtan yöneticiler yarın değişir ama sen değişmezsin... Türkiye bir tane... Başka Türkiye yok...

 

Akıllı ol, sana "senin paranı" bedava dağıtan yöneticiler yerine, senin devletinin ekonomisini güçlendirecek yöneticiler iste... Doğru yöneticileri talep et... Onları sen seçtin... Onlar mutlak iktidar değil, onlar sadece senin birer hizmetlin... Hizmetlilerini doğru yönlendir...

 

Türkiye onlara babalarından kalmadı... Çalışıp didinip Türkiye' ye yönetici olmadılar... 20 sene bir işkolunda çalışıp terfiyi, müdürlüğü hak etmediler... Sadece aday oldular...

 

Onları sen seçtin, sıfırdan oraya getirdin... Hiçbirşeyleri yokken, hiçbir yetkileri yokken, sadece senin benim gibi iken, sırf onları sevdiğin için, onlara değer verdiğin için, onları Türkiye'nin başına getirdin.... Onlar seni uçurmadı, sen onları uçurup adam ettin, yetki verdin...

 

Demokrasi demek, seçilenler "halkın hizmetlisidir" demektir... Sana hizmet vermek seçtiğin hizmetliler, asla sana "ağalık " taslayamazlar... Çiftlik senin... Çiftliği yönetmek için seçtiğin kişi asla senin çiftliğinin sahibi gibi davranamaz... Türkiye' de demokrasi vardır... Demokrasilerde "seçilenler halkın sahibi olduğu çiftlikte asla patronluk taslayamazlar, sadece ve sadece çiftlik sahiplerine geçici bir süre için hizmet ederler" ...

 

Demokrasi, halkın seçtiklerinin halka hizmeti demektir... Demokrasi, ben seçildim ne istersem yaparım demek değildir... Demokrasi ile seçilenler sadece bir "halk hizmetlisidirler"... Halkın parasını iyi ve doğru harcamak, onların 70 milyon Türk vatandaşına karşı yükümlü oldukları asli görev ve sorumluluklarıdır..

 

Nasıl ki medyamız hergün "demokrasilerde her kurum yerini bilecek " diye bas bas bağırıyorsa, aynen "demokrasilerde her seçilmiş kişi de yerini bilecektir"...

 

Yazımı günümüz dünyasının demokrasi havarisi Amerikadan bir atasözü ile bitirmek istiyorum: "There is no such a thing as a free lunch"...

 

Yani Türkçe meali, "beleş öğle yemeği diye birşey yoktur"... Yani, "bugün bedava aldığın birşeyin yarın mutlak ödemesi vardır"...

 

Veya daha da açıkça söylersek  "Bedava yoktur... Bugün bedava birşey alırsan, yarın birşeyinle ödersin"...
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 

.

.