.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 Amerikan etkisinin sihrini açıklıyorum
.

Bugün "Amerikan Etkisinin" sihrini açıklayacağım... Aslında gündem de çok önemli konular varken bunu yazmaktaki amacım, "bilinmeyen -anlaşılmayan şeylerin" bir "yüce güç" şeklinde algılanmasını önlemek...

 

Türkiye üzerindeki Amerikan etkisi bilinmeyen birşey değildir... Anlaşılmayan, o etki gücünün Amerikan' ın direk baskısı veya kabiliyeti sonucu değil, içimizdeki satılık insanların hain yapısı sonucu devreye girdiğidir...

 

Amerikan' ın, Avrupa devletlerinin Türkiye' ye baskı yapmak, zayıflatmak, kontrol etmek istemesi çok doğaldır... Hiçbir devlet rakiplerinin güçlü olmasını istemez.. ( bizde elimizde imkan olsa onların güçlü olmasını istemeyiz)... Ama sen bu bağlamda rakiplerine "ben hazırım, menfaat karşılığı vatanıma ihanet etmeye hazırım" dersen, hoopp gelirler ve seni kullanırlar...

 

Bir ülkede "kullanılmaya hazır insanlar olduğu sürece", rakipleri ışık hızında gelirler ve hatır hutur kullanırlar... 

 

Dolayısı ile adam seni kullanıyor diye, şikayet etmek yerine, önce dönüp kendine bakacaksın... İçindeki hainlere bakacaksın... Ne karşılığı vatanı sattıklarına bakacaksın...

 

İçindeki hainleri temizlersen, rakibinin senin üstündeki etkisi de "minimum' a" iner...

 

Ülkeleri etkileyen öyle "gizli formüller, istihbarat kitleri, para-psikolojik, nano-hiper vesaire dümenler" değildir.... Bunların hepsinin toplam etkisi, içindeki hainlerin yaptığı etkinin onda biri kadar bile değildir.... İçindeki "hain katsayısı" ile "rakibinin etki katsayısı" birbiri ile doğru orantılıdır... 

 

Peki insanlar niye hainlik yapıp vatanlarını satarlar.... Genellikle para ve iktidar gücü için satarlar... Ama son zamanlarda bu iş o kadar ucuzladı ki, birinci sınıf bir uçak bileti, ülkeye giriş vizesi ve bedava 10 günlük gezi karşılığında bile, sana hizmet etmeye hazır memurlar, gazeteciler, belediyeciler türedi... (Yurt içinde bile, eskiden büyük dolar avantaları istenirken, şimdiler de Rus revü kızları ile bir gece karşılığı bile "hizmet" alınabiliyor... Maksat "herkese hizmet olsun",  büyük küçük avanta farketmez, kimse boş gitmesin)...

 

Şimdi dönelim Amerika' ya... Amerika öyle Türkiye' den pek farklı bir yer değildir... İnsanlar normal bildiğimiz insan' dır... Türkiye dahil dünyanın heryerinden oraya göçetmiş senin benim gibi insanlardır... Amerikalı' nın veya Avrupalı' nın "üçüncü gözü", arkadan uzanan "gizli bir kolu" veya "daha fazla zekası" filan yoktur...

 

Ama "iyi eğitimi, ciddi organizasyonu, halk disiplini" vardır... Saat gibi çalışan ve kimsenin ucundan cıgından oynayamadığı bir adalet sistemi vardır.... Geldi baba tekkesi gibi ellenmeyen kurumları vardır...

 

Vatansever ve işbilir insanları yönetici yaparlar.... Torpil ve kayırma minimum düzeydedir... Halk yönetici seçerken "kendinden daha cahilini değil", kendinden "çok daha iyi yetişmiş" insanları başına geçirir... Ve de avanta ve devleti soyma  peşinde koşanların neredeyse tamamı hiç acımadan cezalandırılır... Tüm formül bu kadar basittir...

 

İşte rüyalarımızı süsleyen Amerika, Avrupa budur... Daha fazlası detaydır...

 

Ama birşeyi kesinlikle iyi anlamak lazımdır; hem "eğitimli batılı olmak", hem de "yobaz şark kurnazı" olmak mümkün değildir... Ya o olacaksın, ya da bu... İkisi bir arada ancak rüyalarda olur...

 

Diğer bir konu da, Amerikan ve Avrupa resmi kurumlarının yanında, yok Bilderberg, yok Trilateral, yok İlluminati vesaire gibi gizli örgütlerin dünyayı yönettikleri iddialarıdır... Evet, dünyada düzinelerce böyle kurumlar vardır ama bunları gözümüzde büyütmemek gerekir... Çünkü bunlar gerçek güç sahipleri değildirler... Gerçek güç sahipleri hükümetler, devletler, onların orduları, dünya zenginleri, dünya bankerleridir... Tüm bu "egzantirik isimler ve örgütler" sadece oynanan para ve güç oyununun sahnelendiği birer tiyatro merkezleridir....

 

Zengin ve güçlünün "gizli örgüt kurmaya" ihtiyacı yoktur... "Gizli örgütler" dünyayı idare etmezler, tam tersine zengin ve güçlüler bu örgütleri "maşa olarak" kullanırlar... Hatta örgüt mensupları kapı kapı gezip, zengin ve güçlülerin üye olması için yalvarırlar... Sonra da üye listeleri ile hava atarlar... Zengin ve güçlüler de "dostlar alışverişte görsün" diye bu sosyal komedi tiyatrosuna katılırlar..

 

Mesela yanında 30 bin kişi çalışan, kasasına çuvalla para giren bir petrol zengininin, bir medya zengininin, bir finans zengininin güç için gizli derneklere filan ihtiyacı yoktur...  Gerekli "ince anlaşmalarını"  ya golf sahasında ya da özel bir yemek davetinde bitirir... Yeni iş sahası veya adam bulmak için de yardıma ihtiyacı olmaz çünkü zaten kapısının önü "onunla iş yapmak isteyen adamlarla, politikacılarla" doludur...

 

Tabii bu konuya "Türkiye faktörü" ile ilgili özel bir ek yapmamız gerekir..  Türkiye' de gerçek zengin, gerçek işadamı, gerçek sanayici çok azdır... İsmi medyada geçenlerin çoğu, çobanlıktan dehlenmiş sonradan görme kazmalardır... Tüm servetini devlet yüksek yöneticilerine yağ çekerek, biat ederek, çantacılık yaparak ve de gerektiğinde birlikte nemalanarak Türk halkının rızkını "cep eden", "omurgasız uyanıklardır".... Kendisini işadamı olarak tanıtan bu tipler için " gizli örgütler, gizli tarikatlar" çok önemlidir çünkü onlar "oralardan beslenirler"... Dolayısı yukarıda bahsettiğimiz teoriye pek uymazlar... (Zaten "çapları da", bir derneğe sadece "yeni müşteriler elde etmek için" üye olmaya çalışan, bir dişçi veya bir masajcı kadardır )...

 

Herkes Türkiye' nin bugünkü durumu icin "gizli orgutleri" filan suçlamaktadır...   Yok Cia geliyormuş, yok Alman istihbaratı bizi kandırıyormuş... Sen de kanma kardeşim, sırtında yumurta küfesi mi var... Yok yabancılar medyayı ele geçirmişler de, yalan haber pompalayıp psikolojik harekat yapıyorlarmış... Ne ele geçirmesi, ne harekatı yahu... Bizim medyayı "omurgasız uyanıklar" ele geçirmişler... Bizim ikiyüzlü aşağılık kompleksli yazarlarımız da, adamlar "vur bile demeden", en pis ve en aşağılayıcı yazıları yazıp, koşarak yabancılara gidip  "canım ağabeycim, bak ben senin için şöyle astım böyle kestim", "artık sen de bana birşeyler attırırsın değil mi" diye çingenelik yapıyorlar.. Eğer sen ağzını açıp, menfaat için ağzına tükürtürsen, yabancı ağzına da tükürür, başka yerine de...

 

Gelelim Amerika ile nasıl "omurgalı" pazarlık yapılmalıdır konusuna... Uluslararası ilişkilerde, Amerikalı, Türk, Rus, Taiwan' lı, Alman farketmez.. Herkes boyu ve çapına göre birşey talep eder, biraz alır, biraz verir..

 

Önce kim olduğunu bileceksin.... Anlaşılması için şöyle örnekleyebiliriz: eğer sen Antalya' da bir bölgesel yatırımcı isen, Koç holding' le iş konuşurken "taleplerin, büyüklüğün ile orantılı olmalıdır"... Bu demek değildir ki, kendini aşağılatacaksın, yalvarıp yakaracaksın... Görüşmeler "eşitler arasında ama büyüklükleri ile orantılı" olmalıdır... Yani taleplerin gerçekçi ve "gerçek büyüklüğün" ile orantılı olmalıdır...

 

İkinci önemli husus ise, bilinçli ve akılcı pazarlık yapma niyetin ve görevin olacak... Mesela görüşme öncesi Amerika sana 100 vermeye hazırdır; ama pazarlıklar sırasında bunu en fazla 80' e indirmeye çalışacaktır; ve de bunu başarı olarak görecektir... Ama sen daha görüşmeler başlamadan, sırf Amerika' ya yağcılık olsun veya birkaç kişisel menfaat kazanayım diye, "bize 15 ver yeter, ben bu anlaşmayı sana 15' e bağlarım" dersen, işte o zaman yanlış yapmış olursun... Çünkü senin yapman gereken, "100 parametresini önceden öğrenip" görüşmelerde hedefini "120-130" seviyesine yükseltmek olmalıdır... Bunun tersini yaparsan ve de ülkenin menfaatlerini karşı tarafa teslim edersen, hem yeteneksiz hem de hain olursun...

 

Tabii bir de "kendini dev aynasında görme" hastalığına yakalanmamak lazımdır... Eğer Etiyopya isen, Amerika ile pazarlık yaparken kendini Rusya gibi görüp dayılık etmemek lazımdır; edersen adamın paçasını tersyüz ederler... Veya Irak kürtleri ve pkk' lılar gibi avantadan biraz para sahibi oldum diye kendini bir halt zannetmeyeceksin; zannedersen adamın ümüğünü keserler...

 

Özetle, Amerika Türkiye' nin ne dostudur, ne düşmanıdır... Amerika Türkiye' yi "bir iş bağlantısı" gibi görür... Türkiye' de Amerika' yı bir iş bağlantısı gibi görmelidir... (Someone we can do business with )... Ortak çıkarlar oldukça, sen birşey teklif edersin, o sana birşey verir, sen ona birşey verirsin... Böylece anlaşma sağlanır ve iş anlaşması devreye girer...

 

Amerika' dan dost filan olmaz... Türkiye' den de dost filan olmamalıdır... Tüm taraflar elinden geldiğince kendi çıkarını düşünmelidir... Bu Almanya Fransa arasındaki ilişkiler içinde böyledir, İngiltere Rusya arasındaki ilişkiler içinde böyledir... Buna diplomasi derler...

 

Tabii bazen dünyanın şu veya bu ülkesindeki yöneticiler "çıplak resimlerini veya çaldıkları paraların banka numaralarını" rakip ülkeye kaptırırlar... O zaman bu bilgiler açığa çıkmasın diye "ülkelerinin herşeyini karşıya verirler"... Daha çok Afrika ülkelerinde rastlanan bu durum, tam bir felaket ile sonuçlanır...

 

Değişik ülkeler ile değişik pazarlık şekilleri vardır: Amerika ile "iş yapılır"... Karşılıklı çıkarlar, dostluğun temelidir... Çıkar yoksa dostluk yoktur...Genellikle Amerikalılar anlaşma bitene kadar kazık atmazlar...

 

Avrupa' lılar "sadece kendi çıkarları doğrultusunda" pazarlık yapmak isterler... Sırf işi bitirmek için "ortak menfaatler de anlaşmış" gibi görünseler de, ilk fırsatta karşılarındakini kazıklamaya çalışırlar... İş yaptığın kişiyi zora sokup ekstra menfaat koparmak bir Avrupa geleneğidir...

 

Yahudiler ile iş yapılır... İş sürdüğü sürece her iki tarafta çok kazanır... Ama unutmamak gerekir, birgün mutlaka kazığını yersin...

 

Ortadoğulular ile iş yapmak için şark kurnazlığını bilmek gerekir... Seni yağlar ballarlar... Tam gaza gelip işe başladığın zaman, kendilerini naza çekip adamı sürüm sürüm süründürürler...

 

Çinliler pek bilinmezler, ama Güney Asya ülkelerindeki Çinli azınlıklara "Güney Asya' nın yahudileri" lakabı verilir... Yahudi gibi ticaret yapıp, yahudi gibi adamı kündeye getirirler... Yağ, bal, acımasızlık, hepsi mevcuttur...

 

Türkler, Ruslar devlet adamlığı geleneklerine bağlıdırlar... Verilen söz, sözdür... Devlet geleneği böyledir...

 

Ama son zamanlarda ağalık ve köy geleneğinden gelen yöneticiler seçildiği için, ağa taktikleri vacip olmuştur... Ya "karşındakini zora sokup ağına düşürürsün", ya da güçsüz olduğun yerde "tüm tavizleri verirsin"... Ama "fırsatını buldun mu sözünden döner ve karşındakini kündeye getirmeye çalışırsın"... Başaramazsan, ağlar sızlar ve yeniden aynı taktiği uygulamaya koyarsın...

 

Tüm bunları niye anlatıyorum, çünkü sistemler basittir ve çok ufak değişkenlikler dışında aynıdır... Amerikanın elinde öyle sihirli bir güç veya sihirli bir değnek yoktur... Sen "razı gelmez isen, onu çağırmaz isen" seni etkilemesi zordur...

 

Tabii ki Amerikan' ın iktisadi, teknolojik, sanayi gücü inkar edilemez... Tüm dünyanın 30 yıl ilerisindedirler... Buna saygı duymayan ya aptaldır, ya da kör bir fanatiktir...

 

 Ama "birşey saygıdeğer diye onun kul kölesi olunmaz"... Adam olan kendine saygı duyar... Rakibine saygı duyar... Ve karşılıklı saygıya dayanan bir ilişki geliştirir...

 

Yoksa rakip güçlü diye ona yalvarınmaz, kendi görevlerin ona devredilmez, beleşten kıyak almaya çalışılmaz...

 

Eğer böyle düşünürsen sonun ya "demokrasi bekleyen Irak'a", ya "para bekleyen Afganistan'a", ya "yardım bekleyen Afrika' ya", ya da "icazet bekleyen eski Filipin lideri Marcos' a" döner...

 

Sen sen ol, ülkeni şahsi çıkarların için yabancılara peşkeş çekme...
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 

.

.