.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 PATOLOJİK VİCDAN
.

İnanın bu sefer ne yazmam gerektiği konusunda zorlanıyorum. Çünkü her ne kadar kelimelerin gerçeğin kendisi olmadığını bilsem de duygularla kâğıda döküldüğü zaman hayat bulduğuna inanıyordum.

 

Ama şimdi daha iyi anlıyorum ki duygu bile insanlarda nadir rastlanan bir meziyet haline gelmiş.

İnsanlar kalplerini soğutmuş, vicdanlı olmayı unutmuş ve karanlıkta geleceğe doğru yola koyulmuş.

Aklım almıyor!

 

Gelişelim ilerleyelim derken yoksa etten kemikten teknoloji harikası robotlar mı olduk?

 Adından da anlaşılacağı üzere bu yazım; düşünce ve davranışlarda iyi ya da kötü değerlendirmesi yapamayan, doğrudan ve iyiden şaşmış, hastalıklı vicdanlarla bağlantılı.

 

 Bana göre vicdan noksanlığı bir hastalık ve bu hastalığın masaya yatırılıp hücrelerindeki, dokularındaki ve organlarındaki anormalliklerin tespit edilmesi lazım.

 

Özellikle sağlık gibi ciddi bir konuda eğitim alacak kişilerin bu tespitler neticesinde dikkatle seçilmesi gerektiği inancındayım.

 

Çok değil, daha Ramazan Bayram’ından bir gün önce bu vicdan noksanlığına, eniştemin acil olarak İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’ne kaldırılmasıyla ben de şahit oldum.

 

Aslında bu ne bir ilk, ne de sondu?

İnsan en iyi, kendi başına gelince anlıyordu.

Bu olayı yaşayana kadar acil servislerin; sağlık kuruluşuna acil olarak gelen hastaların ilk müdahalelerinin ve bakımlarının yapıldığı yer zannederdim.

Ne yazık ki yanılmışım! Ne yazık ki yanıltmışlar!

Meğer acil serviste insanlar çaresizlikleriyle baş başa bırakılıyorlarmış.

 

Eniştem İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’ne yetiştirildiğinde şuuru açıktı ve çok ağrısı vardı.

Gerçi Özel Huzur Hastanesi’nden buraya da ritim bozukluğu olduğu gerekçesiyle gönderilmişti.

O doktor senin bu doktor benim derken sonuç ortadaydı.

 

Herkes kendine göre bir şeyler yapıyordu ve bize de işin uzmanı diye güvenmek düşüyordu.

Kardiyoloji Enstitüsü’ne de bir umutla gitmiştik. Aciline başvurmamıza rağmen eniştemin çektiği ağrıyla ilgili hiçbir açıklama yapamadılar.

 

Benim gördüğüm kadarıyla yeterli müdahale de yapamadılar. Üstüne üstlük yerimiz yok doluyuz diyerek eniştemi acilde kendi haline bıraktılar.

 

Hiç abartısız minimum otuz hastaneyi, bizi kabul eder misiniz diye aradık.

Herkes bu talebimizi geri çevirdi. Kimi doluyuz dedi, kimi o alanda size yardımcı olamayız dedi, kimi de tadilattayız diyerek kısa kesti.

 

Derken birden, birkaç saat önce yerimiz yok diyen İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü acil doktor ve hemşiresi bize boş ama özel bir odaları olduğunu bildirdi.

 

O an şaşkınlıktan acil doktor ve hemşiresinin bize iyi niyet gösterdiğini düşünerek onlara minnettar kaldık.

 

Olabildiğince çabuk hastaneye yatış işlemlerini tamamlayarak eniştemi boş olan o özel odaya taşıdık.

Tam yerleştik diyecektik ki, hemşirenin birinden başka bir boş oda daha olduğunu öğrendik.

İşin ilginç yanı, hemşirenin bahsettiği bu odanın yatak parasını sgk(sosyal güvenlik kurumu) karşılıyormuş.

 

Eniştem emekli adam, geliri belli, tedavi sürecide tahmin edilemediği için masrafların altından kalkamama endişesiyle doğal olarak ailesinin tercihi de bu odadan yana oldu.

 

Bu seferde eniştem o odaya taşındı. Rahat bir nefes alacaktık ki eniştemin tuhaflaştığını hissettik.

Kendi kendine konuşmaya başlamış, garip hareketler yapar olmuştu.

 

Sadece biz mi böyle hissediyoruz demeye kalmadı, doktor ve hemşirelerin de odaya sık sık uğradığını fark ettik.

 

Ters giden bir şeyler vardı ve anlaşılan o ki doktor da bizimle aynı fikirdeydi.

Nabzı on dokuzlara düşmüştü!

 

Doktor ve hemşireler nabzı toparlayalım diye koşuştururlarken eniştemin karnından yüzüne doğru bir dalga gibi ilerleyen kasılmalar gördüm.

 

Görmemle kasılmaların yüze ulaşması ve eniştemin yüz renginin çenesinden alnına doğru morarması bir oldu.

 

Ne olduğunu anlayamadan eniştemin ağzından köpükler çıkmaya başladı.

 

O telaşla ancak doktor diyebildiğimi ve eniştemin başına doktor, hemşireden oluşan bir kalabalığın toplandığını hatırlıyorum.

 

Sonrasında malum alışageldiğimiz sahneler… Hepimizi apar topar odadan çıkarmaları, sağlık ekipmanlarını odaya sokmaları ve yoğun bir hareketlilik vesaire…

 

Oda dışında ise durum içler acısıydı… Hepimiz perişan, gözlerimiz yaşlıydı.

Bir odanın dahi olmadığı söylenerek saatlerce acilde bekletilen eniştem için şimdi de yoğun bakım yolu gözükmüştü.

 

İşe bakın ki yoğun bakımda da istenilince yer bulunabiliyormuş…

 

Sonuç olarak eniştem, durumunun ciddiyetiyle birlikte İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’nde yoğun bakıma alındı.

 

Bu ataktan kurtulması gerçekten bir mucize oldu. Yaptıkları müdahaleyle eniştemin hayatını kurtardılar belki ama onu bu duruma zaten kendileri getirdiler.

 

Zamanında üstlerine düşeni yapsalardı ne eniştem hayati tehlike atlatacaktı ne de bizler gereksiz bu heyecanı yaşayacaktık.

 

En son, hastane olarak tıkandıkları noktada eniştemi Özel Çapa Hastanesi’ndeki yoğun bakıma sevk ettiler.

 

Bayram boyunca bir iyi, bir kötü yoğun bakımda kaldı. Şimdilerde biraz düzelme gösterse de hâlâ kritik süreci devam ediyor.

 

Her an kötü bir sürpriz yapması kaçınılmaz, beklemedeyiz.

 

Benden dinlediğiniz bu olay, aslında insan hayatıyla nasıl oynayabildiklerinin sadece bir kısmını gündeme getirmiş oldu.

 

Diğerlerini düşünemiyorum bile!

 

Bu gibi ayıpların, boşlukların ve hataların özür dilemekle telafisi yok. Bu yüzden insan hayatına kasteden bu tarz insanların yetkili mercilerce cezasız kalmamalarından yanayım.

 

Her şeye rağmen, biraz vicdan!
.
.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

.