|
İnanın bu sefer ne yazmam gerektiği konusunda
zorlanıyorum. Çünkü her ne kadar kelimelerin gerçeğin
kendisi olmadığını bilsem de duygularla kâğıda döküldüğü
zaman hayat bulduğuna inanıyordum.
Ama şimdi daha iyi anlıyorum ki duygu bile insanlarda
nadir rastlanan bir meziyet haline gelmiş.
İnsanlar kalplerini soğutmuş, vicdanlı olmayı unutmuş ve
karanlıkta geleceğe doğru yola koyulmuş.
Aklım almıyor!
Gelişelim ilerleyelim derken yoksa etten kemikten
teknoloji harikası robotlar mı olduk?
Adından da anlaşılacağı üzere bu yazım; düşünce ve
davranışlarda iyi ya da kötü değerlendirmesi yapamayan,
doğrudan ve iyiden şaşmış, hastalıklı vicdanlarla
bağlantılı.
Bana göre vicdan noksanlığı bir hastalık ve bu
hastalığın masaya yatırılıp hücrelerindeki,
dokularındaki ve organlarındaki anormalliklerin tespit
edilmesi lazım.
Özellikle sağlık gibi ciddi bir konuda eğitim alacak
kişilerin bu tespitler neticesinde dikkatle seçilmesi
gerektiği inancındayım.
Çok değil, daha Ramazan Bayram’ından bir gün önce bu
vicdan noksanlığına, eniştemin acil olarak İstanbul
Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’ne kaldırılmasıyla
ben de şahit oldum.
Aslında bu ne bir ilk, ne de sondu?
İnsan en iyi, kendi başına gelince anlıyordu.
Bu olayı yaşayana kadar acil servislerin; sağlık
kuruluşuna acil olarak gelen hastaların ilk
müdahalelerinin ve bakımlarının yapıldığı yer
zannederdim.
Ne yazık ki yanılmışım! Ne yazık ki yanıltmışlar!
Meğer acil serviste insanlar çaresizlikleriyle baş başa
bırakılıyorlarmış.
Eniştem İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’ne
yetiştirildiğinde şuuru açıktı ve çok ağrısı vardı.
Gerçi Özel Huzur Hastanesi’nden buraya da ritim
bozukluğu olduğu gerekçesiyle gönderilmişti.
O doktor senin bu doktor benim derken sonuç ortadaydı.
Herkes kendine göre bir şeyler yapıyordu ve bize de işin
uzmanı diye güvenmek düşüyordu.
Kardiyoloji Enstitüsü’ne de bir umutla gitmiştik.
Aciline başvurmamıza rağmen eniştemin çektiği ağrıyla
ilgili hiçbir açıklama yapamadılar.
Benim gördüğüm kadarıyla yeterli müdahale de
yapamadılar. Üstüne üstlük yerimiz yok doluyuz diyerek
eniştemi acilde kendi haline bıraktılar.
Hiç abartısız minimum otuz hastaneyi, bizi kabul eder
misiniz diye aradık.
Herkes bu talebimizi geri çevirdi. Kimi doluyuz dedi,
kimi o alanda size yardımcı olamayız dedi, kimi de
tadilattayız diyerek kısa kesti.
Derken birden, birkaç saat önce yerimiz yok diyen
İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü acil doktor
ve hemşiresi bize boş ama özel bir odaları olduğunu
bildirdi.
O an şaşkınlıktan acil doktor ve hemşiresinin bize iyi
niyet gösterdiğini düşünerek onlara minnettar kaldık.
Olabildiğince çabuk hastaneye yatış işlemlerini
tamamlayarak eniştemi boş olan o özel odaya taşıdık.
Tam yerleştik diyecektik ki, hemşirenin birinden başka
bir boş oda daha olduğunu öğrendik.
İşin ilginç yanı, hemşirenin bahsettiği bu odanın yatak
parasını sgk(sosyal güvenlik kurumu) karşılıyormuş.
Eniştem emekli adam, geliri belli, tedavi sürecide
tahmin edilemediği için masrafların altından kalkamama
endişesiyle doğal olarak ailesinin tercihi de bu odadan
yana oldu.
Bu seferde eniştem o odaya taşındı. Rahat bir nefes
alacaktık ki eniştemin tuhaflaştığını hissettik.
Kendi kendine konuşmaya başlamış, garip hareketler yapar
olmuştu.
Sadece biz mi böyle hissediyoruz demeye kalmadı, doktor
ve hemşirelerin de odaya sık sık uğradığını fark ettik.
Ters giden bir şeyler vardı ve anlaşılan o ki doktor da
bizimle aynı fikirdeydi.
Nabzı on dokuzlara düşmüştü!
Doktor ve hemşireler nabzı toparlayalım diye
koşuştururlarken eniştemin karnından yüzüne doğru bir
dalga gibi ilerleyen kasılmalar gördüm.
Görmemle kasılmaların yüze ulaşması ve eniştemin yüz
renginin çenesinden alnına doğru morarması bir oldu.
Ne olduğunu anlayamadan eniştemin ağzından köpükler
çıkmaya başladı.
O telaşla ancak doktor diyebildiğimi ve eniştemin başına
doktor, hemşireden oluşan bir kalabalığın toplandığını
hatırlıyorum.
Sonrasında malum alışageldiğimiz sahneler… Hepimizi apar
topar odadan çıkarmaları, sağlık ekipmanlarını odaya
sokmaları ve yoğun bir hareketlilik vesaire…
Oda dışında ise durum içler acısıydı… Hepimiz perişan,
gözlerimiz yaşlıydı.
Bir odanın dahi olmadığı söylenerek saatlerce acilde
bekletilen eniştem için şimdi de yoğun bakım yolu
gözükmüştü.
İşe bakın ki yoğun bakımda da istenilince yer
bulunabiliyormuş…
Sonuç olarak eniştem, durumunun ciddiyetiyle birlikte
İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’nde yoğun
bakıma alındı.
Bu ataktan kurtulması gerçekten bir mucize oldu.
Yaptıkları müdahaleyle eniştemin hayatını kurtardılar
belki ama onu bu duruma zaten kendileri getirdiler.
Zamanında üstlerine düşeni yapsalardı ne eniştem hayati
tehlike atlatacaktı ne de bizler gereksiz bu heyecanı
yaşayacaktık.
En son, hastane olarak tıkandıkları noktada eniştemi
Özel Çapa Hastanesi’ndeki yoğun bakıma sevk ettiler.
Bayram boyunca bir iyi, bir kötü yoğun bakımda kaldı.
Şimdilerde biraz düzelme gösterse de hâlâ kritik süreci
devam ediyor.
Her an kötü bir sürpriz yapması kaçınılmaz,
beklemedeyiz.
Benden dinlediğiniz bu olay, aslında insan hayatıyla
nasıl oynayabildiklerinin sadece bir kısmını gündeme
getirmiş oldu.
Diğerlerini düşünemiyorum bile!
Bu gibi ayıpların, boşlukların ve hataların özür
dilemekle telafisi yok. Bu yüzden insan hayatına
kasteden bu tarz insanların yetkili mercilerce cezasız
kalmamalarından yanayım.
Her şeye rağmen, biraz vicdan!
|