|
Değerli TURKHABERLER okuyucuları merhaba,
Bugün size çok yakın bir dostumun 22Yaşındaki kızı DUYGU
UZUN,a ait bir yazı ile seslenmek istiyorum.Duygu 22
yıldır hayata sıkı sıkı tutunarak fiziki bir mücadele
veriyor.Babasının ve yakın bir dostu olarak bizim
elimizden maalesef fazla bir gelmiyor, Ancak o genç kız
hayata karşı öyle bir direniyorki,hepimizin ondan
öğreneceği çok şey var
YAŞAM DEVAM EDİYOR,
Bazen hayatta hep başkaları için yaşarız. Bazen en
değerli kişileri, bazen çok sevdiklerimizi, başkaları
laf etmesin diye üzer, kırarız. Bir gün dünyadan
habersiz küçücük, güzel mi güzel bir kız sırf sokakta
güldü diye babasından dayak yer. Çoğumuz hayallerimizi,
toplum yadırgar diye içimizde saklarız. Sevmiş de olsan
aşktan ölsen de, toplum kurallarına uygun değilseniz
vazgeçirilmek, acıyla yaşamak zorunda kalırsınız. En
sevdiğiz elbise hep dolapta bekler, biri bir şey demesin
diye. Ailen doktor olmanı istiyor diye, sen tüm
hayallerinden vazgeçer mutsuz, işini sevmeyen bir doktor
olursun. Neye yarar ki? Hep o koskoca güzel yüreğimizde
saklı kalır bütün isteklerimiz. Mutluluğumuz,
birilerinin koyduğu kurallarla yok oluverir.
PEKİ AMA HAYAT BUNUN NERESİNDE?
İnsana özgür irade neden verildi? Düşünsün ve doğru
olanı bulup uygulasın diye… Size bir hikâye anlatacağım
ve göreceksiniz ki asıl doğru olan başkaları tarafından
beğenilmek, toplumlum içinde iyi gözükmek, kendi
doğrularını umursamadan kurallara uymak değildir. Doğru
olan hakkında kötü sözler söylense de, kimse seni
sevmese de, dışlasalar da içinde “iyi niyetler”
olmasıdır. Allah o iyi niyeti, baklalarını mutlu eden
topluma fayda sağlayan yüreğini gördükten sonra hep sana
yardım eder. Sultan Murad’ın, ayyaş ve kadın düşkünü
birinin ölümden sonra hizmetini tek başına nasıl
yaptığını düşünebiliyor musunuz?
Sultan Murad Han o gün bir 'hoş'tur. Telaşeli görünür.
Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli
deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam
Siyavuş Paşa sorar:
— Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
— Akşam garip bir rüya gördüm.
— Hayırdır inşallah...
— Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
— Nasıl yani?
— Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Anlaşılan o ki,
Padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği
yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar,
döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı
civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle
bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset
gözlerine batar, sorarlar:
— Kimdir bu?
— Aman hocam hiç bulaşma, derler.
— Ayyaşın sarhoşun biri işte!
— Nerden biliyorsunuz?
— Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...
Bir başkası tafsilâta girer:
— Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır.
Araplarçarsısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar...
Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe
şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın
varsa takar peşine...
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
— İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir
cemaatte gören olmuş mu?
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili
kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam Vezir de
toparlanıyordur ki, Padişah keser yolunu:
— Nereye?
— Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
— Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama
biz gidemeyiz, şöyle veya böyle vebamızdır. Defini
tamamlamak gerek.
— İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar, kurtuluruz
vebalden.
— Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
— Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
— Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
— Aman efendim, nasıl kaldırırız?
— Basbayağı kaldırırız işte.
— Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması,
paklanması var. Tekfini, telkini...
— Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane
bulmalıyız.
— Şurada bir mahalle mescidi var ama...
— Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak
isterdin?
— Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından
Fatih Camii'nden...
— Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkânı çoktur.
Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi
yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen
tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa...
Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan
güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü
sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur
dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama,
Vezir'in de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar,
musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli
vardır daha... Bir ara Vezir sıkıntılı sıkıntılı
yaklaşır.
— Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
— Nasıl yani?
— Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik
cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki
yetimleri?
— Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben
mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir, cüzüne, tesbihine döner. Padişah garip maceranın
başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur.
Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar.
Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler
gibidir.
— Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok
yorulmuşsun.
Kadın eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına
dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır,
hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal
dünyasından...
— Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...
Bizim efendi bir âlemdi, vesselâm. Akşamlara kadar nalın
yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin;
elindekini avucundakini verir satın alırdı.
Sonra getirip dökerdi helâya!
— Niye?
— Gençler içmesin diye...
— Hayret...
— Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve
getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım,
derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider,
ben menkıbeler anlatırdım onlara...
— Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki...
— Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak
mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı
ki, derdi. Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli...
— Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
— İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya...
Hatta bir gün; "Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle
yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen
kalacak ortada..."
— Doğru, öyle ya?
— Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı
bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu,
dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
— Peki o ne dedi?
— Önce uzun uzun güldü, sonra; "Allah büyüktür hatun,
Padişah'ın işi ne?"
Bir adım atarken sadece düşünün; bu kimin hayatı? Bu
asilik değildir eminim. Sadece hayatı yaşamaktır. Diğer
insanlarında siz ön yargılı davranmaya hakkı yoktur.
Eğer ben bir dilencinin yanına oturup onunla sohbet
ettim diye arkadaşlarım beni yadırgıyorsa, ben onlardan
şüphe ederim. Çünkü bu hayatta herkes insan ve
diledikleri gibi yaşarlar, kimseye zarar vermedikleri
sürece… Şunu da unutmayın anneannemin güzel bir sözü
vardı, “Sen işine bak, kendi doğru bildiğinden vazgeçme,
insanların ağzı torba değil ki büzesin.” Haklı…
Kendinize çok iyi bakın…
Sevgilerle… |