.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

 ROMANTİC KÜRTLER 2
.

Daha önceki bölümde Romantizm, Romantiklik konularına giriş yaparak konunun önem ve vahametini ele almaya çalışmıştık.

Konunun daha farklı açılarını gözler önüne sermek, bazı tarihi vakalarında dile getirilmesinin yanı sıra kişilerin toplumların Romantik akımlara kapılarak, nasıl? Birer canavar olabildiklerini, kişisel tutkuların esareti altında yüz binleri nasıl ölüme ve zulme sürüklediklerini anlatmaya çalışacağım.

Tarihte 27 kere Kürt isyanlarıyla kardeşkanı döken isyancılar, Romantizmin doruklarına çıktıkları tutkulu ve hastalıklı ırkçılık ve hayalî senaryoların peşinden beyhude koşturmuş, olan yine aziz vatanımıza olmuştur.

Kendi ülkesine ihanet derecesinde faaliyet gösteren bu insanların saplantılı ve hastalıklı tutkuları neydi peki?

Kurtuluş savaşı yıllarında özellikle İngiliz ve Fransızların yanı sıra dönemin Amerika’sı Osmanlı ve sonradan genç Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan sadece Kürtleri değil diğer etnik yapıdaki hemen, hemen tüm insanları çeşitli entrikalar ve kandırmacalar ile kanlarına girmiş, Romantik vaatlerle büyük ve orta ölçekli ayaklanmaların baş göstermesine sebep olmuşlardır.

Batılı güçler ayaklanma çıkarmaları için halkı ustaca kandırıp öyle büyük entrikalar çeviriyordu ki sonuçları her zaman akan kardeşkanı, acı ve daha da büyüyen nefretlere sebep oluyordu.

Tabi bu oluşumun evveliyatında yine 1919’larda' İstanbul'da kurulan Kürt Kadınları Teali Cemiyeti(Kürt Kadınları Cemiyeti (Derneği)"bu dernek bir ilk olması ve ilerleyen zamanlarda planlanan Kürt ayaklanmalarının gerçekleşmesi için çabalayacak ve en beklenmedik zamanda zehirli hançerini çıkarıp vuracaktı en derinden…

Kürt Kadınları Cemiyeti fazla ömürlü olmadan tarihin karanlıklarını boylarken, milletin başına büyük bela olacak ve kritik tarihler olan 1919-1920’lerde İstanbul ve Anadolu’nun birçok yerine ‘Azadi’(Kürdistan Bağımsızlık Komitesi)'yi Cıbranlı Albay Halit tarafından kurulur.(Cibranlı Halit Şeh Sait’in akrabasıdır)

Prof. Dr. Ergün Aybars, Yakın Tarihimizde Anadolu Ayaklanmaları adlı kitabında Azadi kadrolarının faaliyetlerinin 1.Dünya Savaşı sonrasında başladığını belirtiyor ve şöyle aktarıyor.
“Birinci Dünya Savaşı içinde Kürtler çeşitli etkiler altında kaldılar. Cıbranlı Albay Halit Bey bölücülük çalışmalarına başladı. 1919’da Şerif Paşa Paris’te Kürt delegesi olarak çalıştı. 1 Mart 1920’de Barış Konferansı’na sözde bir Kürdistan haritası sundu. Bu konuda Ermeni delegeleri ile maalesef anlaştı. Sevr Anlaşması Kürtler’e bazı imkânlar tanıyınca Halit Bey “Kürt Teali Cemiyeti başkanı Abdulkadir ve Bitlis Mebusu olarak TBMM’nde bulunan Yusuf Ziya Bey ilişki kurarak Milletler Cemiyeti’ne gitmek istediler.”(1)

Cibranlı Miralay Halit ile Hasenanlı Miralay Halit ve kardeşleri, aşiretleri silahlandırıyor, Kürt yöresel kıyafetleriyle köyleri dolaşıyorlar, Cibranlı  Halit’in bizzat yazdığı kitabı köylere dağıtıyorlar, Kürtçülük propagandası yapıp ileride yapılması düşünülen ayaklanmanın tezgâhını kuruyorlardı.

Cibranlı Halit, 15 Haziran 1920'de Keraç köyünde oturan akrabası Bnb. Kasım’ın evine gelerek, Hormek ve Lolan aşiret reislerini çağırdığı toplantıda; “Kürtler ulu bir soydan gelmişlerdir, biz aşiretler ve mezhepler arasındaki çatışmalardan dolayı 600 yıldır esaret altında yaşıyoruz. Alevi, Sunni hepimiz Kürd'üz. Bir araya gelmemizin ve hakkımızı aramanın zamanıdır' der. (2)

Bölgede belli başlı bilinen büyük ve küçük tüm aşiretleri ayartılarak, sinsice tezgâhlanmış ayaklanmalar baş göstermeye başlamıştır.

Malzeme bellidir.’Kürdüm, Kürtsünüz, Kürtler teranesi ile en üstün ırksınız’ masallarıyla milleti gaza getirip işin içine birde dini katınca oh ki ne oh! deymeyin keyfine beyzadenin(!)

 

Kürt isyancıların malzemesi de yine Romantik vaatler ve çoğunluğu ‘din elden gidiyor bizler üstün ırk ve mazlumuz edebiyatı’ gaza getirmelerinden öteye geçmemiştir.

Kürt ayaklanmalarının üç boyutu vardır.Birinci boyut din eksenli(dini sömürüye ve tamamen kandırmaca ya dayalı din elden gidiyor kandırmaca sı) ikinci boyutu ırk ön plana çıkarılarak ezilmiş halklar teranesi(yüz binlerce koyun para altın ve zenginlik ile nasıl bir ezilmişlikse) ve son olarak da ki bu en önemli boyutudur,  günümüz BOP(Büyük Ortadoğu Projesi) tezgâhının temellerinin atılarak Ortadoğu’nun yeniden tanzim edilmesi ve günümüze kadar gelecek olan kan, kin, katliam tohumlarının atılmasıdır.

‘Şeh Said, 1865 yılında, Erzurum'un ilçesi Hınıs'a bağlı Kolhisar Köyü'nde doğmuş bölgede söz sahibi aşiretlerden ve yüz binlerce koyun ve kervanların sahibidir.Yusuf Ziya'nın destek istemesi üzerine bu teklifi kabul eder ve Azadi Örgütü'ne destek verir. Böylelikle 1924 yılında Azadi'ye katılır.  

Çevresindeki köylerden, kasabalardan başlayarak aşiret reisleri başta olmak üzere birçok kişiye amaçlarından bahseder ve onları ayaklanmaya katılmaları için ikna eder. 

Şeh Sait tam da bu noktada bölgede tanınan sözü geçen(!)kervancılık yaptığı için bölgeleri iyi tanıyan, sürekli yaptığı seyahatlerle çok rahatça at oynata bilen, adam toplayıp örgütleyebilme özelliğine sahip bir özellikle hemen ön plana çıkmıştır.

Kendisi Nakşibendî tarikatının büyüklerinden sayılıyordu.

Türkçe ve Arapçayı çok iyi biliyor halka hitabeti ve ikna kabiliyeti bakımından insanları etkiliyordu. Sayısını kendinin bile bilmediği koyun sürülerini otlatabilmek için Erzurum''un Hınıs kazasına taşınmış, Şavşar bölgesinin zengin mer''alarında beslediği koyun sürülerini satmak için sık sık gittiği Halep''te, Kürt Tealî Cemiyeti âzaları ve Bedirhan aşireti uzantıları ile dostluk kurmuş. Buradan aldığı telkinlerle oğlu Ali Rıza''yı birkaç defa İstanbul''a göndermiş, Osmanlı''da Ayan Reisliği ve Şûrayı Devlet Riyaseti makamlarını işgal etmiş Seyyid Abdülkadir''le görüşmesini istemiş…

Şeyh Sait''in koyunlarını satmak için gittiği Halep''te irtibat kurduğu Kürt Teali Cemiyeti''ni ve oradaki Bedirhanları artık herkes biliyor. O günün Kürt önderleri de bugünkü Kürt Der''ciler gibi İngilizlere dilekçeler vererek, biz bir Kürt devleti kurmak istiyoruz, yardımcı olun diyorlardı. Peki, Şey Sait''in, oğlu Rıza''yı İstanbul''a defalarca gönderip fikirlerinden feyiz aldığı Seyyid Abdülkadir kimdi?

Onu da İstanbul''daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Caltrhorpe''anın 1919 yılı Nisan ayının 22''sinde Londra''ya, yani kendi Dışişleri Bakanlığı''na çektiği "gizli" telyazısından öğreniyoruz. Bu "gizli" yazıyla ortaya çıktığı gibi, Seyit Abdülkadir efendi, Osmanlı''nın kendisine sunduğu nîmetlere nankörlük ediyor, 15 Nisan 1919''da İngiliz Yüksek Komiserliği başçevirmeni Andrew Ryan''la görüşüp, ondan kendilerine İngiliz güdümü altında bir ''Özerk Kürdistan'' kurmaları için destek talebinde bulunuyor, İngiliz Yüksek Komiseri Caltrhop da bu isteği Londra''ya bildiriyordu…

Yani Şey Sait 1925 yılında "Din elden gidiyor" derken yalan söylüyordu. O, kökü asgariden 1919''larda İngilizler marifetiyle ''Özerk Kürdistan'' peşinde koşan Kürt Teali Cemiyeti ve Seyit Abdülkadir''lerin davasını güdüyor, İngilizler de 1925''lerde, Türkiye''nin Musul''da ki haklarını gasp etmek için Şey Sait''in bu hırsını bir güzel kullanıyorlardı.’(3)

Neydi Şeh Sait’in ideolojisi?

Milleti neyle kandırıyordu?

O’nun elinde milleti öyle ustaca afyonlayıp, uyuşturacak bir güç vardı ki, ‘din elden gidiyor’ deyince akan sular duruluyordu…

Mazlum Anadolu insanın en hassas, en duyarlı olduğu noktalardan bir tanesi malumunuz din ve dini değerlerdir.

Tabi bunu bir tek ‘Şeh Sait’ değil tüm Anadolu düşmanları da çok iyi biliyordu.

Şeh Sait ve benzeri aşiret liderleri bu konuyu inceden, inceden işliyor halkı kendi saflarına çekmeye çalışıyorlardı.

Yapılan propagandalar '' Cumhuriyet Yasaları ile İslamiyet'in, dinin, namaz, oruç, kuran, nikâh, ırz ve namusun kalkacağı bütün aşiret ağalarının ve hocaların Ankara ' ya sürülecekleri ve bunlardan, yasalara uymayanların denize atılacağı'' şeklinde olup halkı devlete karşı ayaklanmaya kışkırtıyordu. Cibranlı Halit ve adamları da Hükümete haber verilmesini engelliyorlardı. Durumu Atatürk'e ilk kez duyuranlar Varto'da oturan Hornek aşireti oldu. 1924'te Erzurum depremi sebebiyle Erzurum'a gelen Atatürk'e bilgi verildi. O da Cibranlı Halit'in yakalanması için ilgilileri uyardı. Erzurum'a gelmiş olan Yusuf Ziya tutuklandı ve Bitlis Harp Divanına yollandı. Suçunu kabul etti ve Cibranlı Halit, Hasananlı Halit, Şeyh Sait ve Hacı Musa'nın adını açıkladı. Hacı Musa hemen tutuklandı. Fakat aşiretlerinin ayaklanmaması için Hacı Musa ve bazı tutuklular serbest bırakıldı.

İyi ama bu işte bir gariplik yok muydu?

Ayaklanmaların merkezinde din ve ırk esas olmak üzere halk gaza getirilirken çok ilginç bir ayrıntı tüm gözlerden kaçırılmış olmuyor mu?

Resmin bütününe baktığımızda bir yanda emperyalist kuvvetlere ve alçakça işgale karşı koyan orağıyla, baltasıyla, yabasıyla mücadele veren bir millet, bırakınız varlığını tüm sahip olduğu varlıklarıyla yok edilmek istenen bir millet öte yandan ‘Şeh Sait’.

Yani tüm dış şer-ü bela yetmezmiş gibi birde içeriden bu kuşatmaya uşaklık eden dizineler dolusu ‘Uşak’.

Ve milleti gaza getirdikleri sebepleri düşünür müsünüz?

‘Din elden gidiyor, kıyama kalkmamız gerek’ hangi din elden gidiyor ‘Şeh Sait’?

İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde din’de esir düştüğünde neredeydin Şeh Sait?

Milletin en kutsal varlığı olan yaşama hakkını ve istiklalini elinden almak isteyen yabancı misyonlarla işbirliği yapmak hangi din’de yazar? Hangi dine sığar?

Kardeşkanı dökmek, Kuvva-i Milleye harekâtını ve milli direnişin kâfirlik olduğunu söylemek bu zihniyet ve inanış hangi dinde vardır?

İşte bu ve bunun gibi saçma sapan gerekçelerle yüzyıllardır kardeşçe yaşamış Türkler ve Kürtler kimi zaman din, kimi zaman ırkçılık gibi tuzaklarla birbirine düşürmüş ve oluk, oluk kardeşkanı döktürülmüştür. Romantizmin ayyuka ya çıktığı zamanlardır bu zamanlar.

Ve unutulmaması gereken en önemli mevzulardan bir tanesi şudur.

Din, İslam dini bu ülkede Cumhuriyetle, Mustafa Kemal’in Cumhuriyetiyle özgürleşmiştir.

Beyzadeler bir düşünsünler hele, Cumhuriyetten önce İslam dini kimlerin elindeydi?

Vatan için savaşan, toprak için savaşan millete hainlik yapıp sonra da İslam’ın arkasına saklanmak olmadı işte…

Olayın en çarpıcı boyutlarından bir tanesi de bölgede Cumhuriyetin ilanından sonra aşiret düzeni ile milletin canını okuyan bazı aşiret reislerinin kendi kişisel iktidarlarının sona ereceği, bölgede hâkim olan feodal anlayışın son bulacağı korkusudur. Aşiret reisleri ve bazı din simsarları, din sömürücüleri sırf kendi ego ve tutkuları için gerektiğinde on binleri ayaklandırmış, birçok ocağı söndürmüş kısacası yine kardeşkanı döktürülmüştür.

Emperyalist güçler, kan emici vampirler yüz yıllardır kendilerinin yazıp sahnelettiği bir türlü bitmeyen oyunlarla ne kadar vahşi ve barbar olduklarını ortaya koymuşlardır.

Kökleri ta bilmem nereye dayanan Romantizm, tarihin her sayfasında karşımıza çıkmış, bazen dini duyguların istismar edilip ‘Kıyama kalkışma’ adı olmuş, bazense ezilen halkların mücadelesi palavralarıyla hortlamıştır.

Günümüze gelindiğinde ise yine Romantik anlayışın yaygın olduğu, beyhude fikir ve hastalıklı tutkuları için bazen bir it misali dağın taşın altında hatta günlerce karın altında ve her an tepesine bir bomba düşeceğini bile, bile pisipisine geberip gideceğinin, kimin ve ne için öleceğini bile bilmeden yaşayan ahmaklarda var.

İşte tam olarak romantizm budur dostlar.

Üzerine kilolarca patlayıcı bağlayıp masum insanları ve kendini de katleden ahmak, bunu çok büyük ama çok büyük bir ideal için yaptığını düşüne dursun, onu oraya gönderen alçaklarda ‘bir ellerinde malibusu, Coni Wolkeri bir ellerinde havana puroları’ ziftlenip keyiflerine  baksınlar.

İşte Darvin keferesinin günümüz kırmızı maymunları bunlar… Ve ahmakları.

Unutma kardeşim! Bu vatan senin, bu vatan benim, bu mübarek topraklar hepimizin. Bir zamanlar senin dedenle benim dedem değimliydi vahşi emperyalistlere karşı erkekçe savaşıp canlarını veren?

Şu masmavi gök kubbenin üzerinde onurla, şanla şerefle dalgalanan şu nazlı ayyıldız bizim, hepimizin.

Bırak artık ‘yazıktır incitme atanı’ tanı dostunu düşmanını…

Özgürlük ha, özgürlük. Hemen şimdi--))) Palavralarına artık asma kulağını.

Devam edecek…

(1)-Prof. Dr.Ergun Aybars-Yakın Tarihimizde Anadolu Ayaklanmaları

(2)-Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası

(3)- Hasan Demir Araştırmacı Yazar
.

.
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


.

.

.