|
ÖN-SÜZ SÖZ :
Basit bir yazı olacak.Geçen gece bir şeyler
yaşadım,şimdi de onları karalayacağım hepsi bu.Bence yol
yakınken okumayın ; gerçekten sıkılacaksınız.”Bunu mu
yazdın “ diyeceksiniz.Büyük beklentiler içine girmeyin.
Ağır yemek yediğim için ve yemek esnasında ikide bir ara
verip sigara içtikten sonra yemeğe devam ettiğim
için,arkadaşlarım tarafından fena halde
eleştirilirim.Oysa onlar doymak için yemek yerler,ben
zevk için.Gerçi bu ; benim son aylarda edindiğim bir
alışkanlık.En son İbo’yla zıkkımlandığımız beef
straganofu bir saatte,Arda’nın benim uyuşukluğuma
sinirlenip çatalı zorla boğazıma sokmak isteyerek “ Ye
artık şunu “ diye söylendiği o beş para etmez spagetti
bolonezi de 45 dakikada bitirdim ; bu benim için hatrı
sayılır derecede kısa bir süre.Bu arada Mevlüt’ün elinin
değdiği iyi bir kebabı ya da piliç kanatlarını bu
saydığım aptal yemeklere asla değişmem.Yine o gecelerden
biri ; garson Titi çayı nasıl içtiğimi artık ezberlemiş
olacak ki yemekten sonra hemen fincanı masama
getiriyor.Bu arada çorbasını yudumlayan kafası güzel bir
kardeşimiz “ Abi ya ben seni nerden tanıyorum “ diyor.
“ Tamam küçük bir tanınmışlığım var ama senin
tanıyacağın kadar meşhur değilim ve hiçbir zaman
olmayacağım “ diyorum gülerek.Çayımı biraz yudumlayıp
Mevlüt’le vedalaştıktan sonra dışarı çıkıyorum.
4 yıldır aynı caddede oturduğum için mahalle esnafıyla
sohbetlerim gayet keyifli.Yol üstünde Yılmaz Abi’nin
büfesine uğrayıp selam verdikten sonra kapısının önüne
koyduğu sandalyelerden birine oturuyorum. Büfenin
içinden tanımadığım bir yabancı ses yükseliyor :
“ O da bizim gibi öğrenci değil mi abi ? “ diyor. ( ben
bir kaç saat içinde ünlü oldum da benim mi haberim
yok,niye bir kaç dakika içinde ikinci bir kişi bana
bakıp daha önceden bir yerde gördüğünü düşünerek
şaşkınlık yaşıyor diyorum içimden ,durum tuhaf
farkındayım.)
Derken bu yabancı sese karşılık veren Yılmaz Abi’nin
sesini duyuyorum :
“ Ben de anlamadım ki ; öğrenci mi,mühendis mi,şair
mi,yazar mı,senarist mi,oyuncu mu ? Yıllardır anlamadım
ki ne olduğunu…Her yol var bunda,uzak dur tehlikeli adam
hem de çok ! “diyor.
Duyduklarıma gülüyorum ama bir yandan nasıl olup konunun
bana geldiğinden habersizim…O yabancı sesin sahibi
çıkıyor büfeden,gerçekten de daha önce hiç görmediğim
iri cüsseli bir akranım…”Merhaba ben Cem,yazar mısın
kardeşim sen,siman hiç yabancı gelmiyor “ diyor.
“Karalarım işte öylesine…Bakma sen Yılmaz Abi’ye o biraz
abartıyor “ diyorum.Yılmaz Abi tatlı bir gülümseme
fırlatıyor gözüme.
“Ne yazıyorsun “ diyor.
“Ne bulursam “ diyorum,gülüyoruz.(Kendimden bahsetmemek
için elimden geleni yapıyorum,bu Cem’i sevmediğimden
değil ; yaptıklarımı gururlu bir ses tonuyla söylemekten
nefret ettiğim için.)
Derken yanımıza bir araba yaklaşıyor.O da büfenin
müdavimlerindenmiş.Tanışıyoruz Yavuz’la ve hep beraber
dipsiz bir sohbete giriyoruz.Muhabbetin orta yerinde yol
ortasındaki sandalyeye bir kimlik uzanıyor ve bir ses :
“ Polis...Açık alanda alkol kullanmak yasak.Çıkartın
kimliklerinizi “ diyor.
(Hep bu Holivut yüzünden…Kimlik gösterip polis diyor ya
bizimkiler…İyi ki kimliğini gösterdikten sonra FBI
demedi ya da yanımıza yanaştırdığı 76 model
Mustang’inden indikten sonra ; ben cinayet masası
dedektiflerinden Maykıl Cansın diyip kimliğini de
gösterebilirdi.Her iki ihtimalden sıyrıldığımız için
şanslıyız.)
Gülümseyerek ; “ Ne yasak mı ? Cezası mı var bunun ? “
diyorum tüm cahilliğimle.
“Evet.62 ytl…Çıkartın kimliklerinizi “ diyor tekrardan
sert bir ses tonuyla (kaldı ki ; tüm konuşma boyunca
sert ve yüksek bir ses tonu kullanıyor.)
“ Şu an ki keyfimi kaçırmak için; bu 62 ytl az bir para…
“diyorum
“ Sen benimle dalga mı geçiyorsun “ diyor bağırarak.
“Bakın yalnızca bir tane bira aldım,şimdi açtım ve
bitirmeden,birazdan az ilerdeki evime gideceğim.Eğer bu
durum ceza gerektiriyorsa ; öderim sorun değil…“
diyorum,gayet sakin bir ses tonuyla.
“Ben 11 yıllık polisim,işimi nasıl yapmam gerektiğini
senden mi öğreneceğim “diyor.
“Ben de 23 yıllık insanım, ama sen bana nasıl yaşamam
gerektiğini öğretmeye çalışıyorsun “
diyorum…Sinirlenerek tekrardan ; “ Çıkartın
kimliklerinizi “ diyor,bu üçüncü söyleyişi.
“ 17801067156 “ diyorum.(kimlik numaramı ezbere
söyleyince zavallı biraz şaşırıyor.)
”Kimlik numarası değil kimliğini ver “ diyor.
”Ben kimlik taşımam…İstiyorsan evime gidelim 100 metre
ilerde,seni misafir edeyim yalnızca kimliğimi değil kim
olduğumu da görmüş olursun “ diyorum.
Kızgınlığı artarak devam ediyor ve hızlıca yanımızdan
ayrılırken ;
” Kimlik taşımaman da ayrı bir ceza…Bir yere ayrılmayın
sakın “ diyor.
Cem panik oluyor ,ben Cem’in bu halini gördükçe daha çok
gülüyorum.
Yavuz peşinden gidiyor polisin ve konuşmaya
başlıyorlar.Bir kaç dakika sonra kızgın polis,yumuşak
bir ses tonuyla ; “Bu seferlik Yavuz’a dua edin diyor”.
Yavuz’ a bakıp güldükten sonra ; “ Tanrı seni korusun
oğlum,amen “ diyorum.
Ve bizimkilerin kahkahaları uzaklaşan polis arabasının
peşinden koşmaya başlıyor.
”Bazen insanın hatrı sayılır tanıdıkları olması güzel ;
eğer bu ülkede yaşıyorsan…“diyorum içimden…
Gördüğünüz gibi bu yazı
da herkesin tahmin edebileceği gibi gayet basit ve
gereksiz bir sonla bitiyor ; bu ülkede yaşanan her
olayın basit ve gereksiz bir sonla bittiği gibi.
ELMA , TAS VE KADIN
Hızlı bir karanlık bu saatlerdeki ; 100 metreyi bir
zenci kadar iyi koşuyor.Gece henüz dükkanı kapatma
niyetinde değil…(Bana kapalı yazıyorsun diyenler ; az
önceki cümle “gece devam ediyor” demek,anlaştık mı ?)
Odamda suflesi duyulmayan replikler ve reçetesiz
dinlenmemesi gereken şarkılar var…Her şey bu iki
tanımlamayla başlıyor aslında.Ne birilerinin kulağınıza
söylediklerini duyacak kadar yeteneklisiniz , ne de bir
işe yarıyor tedavi amacı güden duygusal teselliler…Siz
bu ruh hallerine belirli dönemlerde girersiniz ama ben
hep sizin henüz anlamlandıramadığınız bu durumda
yaşıyorum.Uzun aradan sonra merdiveni başındayım
satırların,kelimeler çok katlı dolayısıyla biraz
yüksek.Ne yazmam gerektiği konusunda en ufak bir fikrim
yok ama şu anda onlarca sayfayı kaldırabilecek kadar
güçlü hissediyorum zihnimin kollarını ; sanırım mühim
olan da bu.
Masama az önce yazdıklarımı karalamak için oturuyorum.Ne
yazacaktım ben derken malzeme kendiliğinden çıkıyordu
satır yüzeyine : Dilek , Houston’dan yazıyor saat sabaha
karşı 4 buçuk...(Yooo kadınlara ve aşka girmeye niyetim
yok, heveslenmeyin.Bu indirimli edebiyatı
sevmiyorum.)Uzun bir sohbete dalıyoruz,Amerika ve
Türkiye kıyaslamalarıyla geçiyor saatler…Benim arkadaş
kalabilmeyi becerebildiğim tek eski sevgilim o.Dünyayı
kaybetmek için çok nedenim vardı ama onu yitirmek için
elimde hiçbir zaman yeterli kanıt olmadı.Mesele çok
basit ; iyi birisi olduğuna inandım onun hepsi
bu.Biri sizin için gerçekten önemliyse ve size o kişinin
niçin önemli olduğunu sorarlarsa ; çünkü o şöyle,çünkü o
böyle deyip lafı sakın uzatmayın,o kişi için yalnızca
“iyi birisi“ deyin.Çünkü “iyi” kelimesi, sizin için
önemli olan bir insanı anlatmaya yetecek kadar
temizdir.Ama hep derim ya ben ilişkilere münhasır ;
bazen gerçekten olmaz,bazen de olurmuş gibi görünür ve
esasen tam anlamıyla olduğuna henüz hiçbir vakitte
rastlanmamıştır.Aynı sokaklarda çocukluğumuzu
geçirdiğimiz, Penguenin babası Metin Abi’nin bir
karikatürü geliyor aklıma gülüyorum ve Zincirlikuyu
Mezarlığı’ndaki o meşhur söze atıfta bulunarak aynen
şöyle diyor çizgilerde ; “ Her mutlu çift bir gün
ayrılığı tadacaktır / Zincirlikuyu Cafe Bat.”
Ben hep kısa yoldan
yalnızlığa giden vesaitlerden birine bindim,çünkü daimi
vesairelerdi ; anlattıkça uzayacaktı kadınlar.Şimdi
fena halde canım yanıyor harika…Ama bu ne bir aşk,ne bir
ayrılık,ne de beklenen bir kadının acısı.Şeytan ruhumun
terazisiyle oynuyor hissediyorum,sol kefemdeki ağır bir
acıya hafif hafif gülmenin yollarını öğrenmişim ; ki bu
yer çekimi ya da kaldırma kuvveti kadar
büyük bir buluş.Bazı kadınlar sizin hiçbir şey yapmanıza
fırsat vermeden sizi yalnızca kendi yerlerine
çekerken,bazılarını ise yalnızca siz çaba sarf
ederek kendi ellerinizle su üstüne değil ama aşk
yüzeyine kaldırmak zorunda kalırsınız.Tersine bir
bakış açısı da belirleyebiliriz ; bazı kadınlar o çekim
kuvvetleriyle sizi çok yüksekten düşürerek fena halde
canınızı da yakabilirler,bazıları ise gerçek bir
kaldırma kuvvetiyle sizi bir ömür taşıyabilirler.Belki
yer çekimini bulmak için bir elma,kaldırma kuvveti için
bir tas ve acı için bir kadın da gerekmiş
olabilir...Newton ya da Arşimed ; biriniz gökle
uğraştınız ,biriniz yerdeki suyla,bense yerle gök
arasında kalan acıyla…Kimin keşfi daha mühim ; buna
yalnızca insanlık karar verecek.(Kadınlara ve aşka
girmeye niyetim yok dedim,gördüğünüz gibi
yalancıyım,sözümü tutmadım ve bu konuya girdim.O yüzden
diyorum ya hep ; benim söylediklerime hiçbir zaman
inanmayın.)
Bu saçma yazıyla birlikte uzun bir aradan sonra ilk defa
yazabilecek zamanı buldum.(Bir paragrafa “bu”
kelimesiyle başlamak bir kural hatasıdır.Ben yaptım siz
yapmayın.)Yaklaşık bir aydır hayatın içine karışmıştım
istemeden,bu da canımı fena halde sıktı.Maillerime geç
cevap verdiğim için bir kez daha özür dilerim,beni okuma
eziyetine katlanan herkesten.Ben yaşadıklarımı anlatmayı
planladım bu köşe yazılarının her birinde.Emin olun
siz,benden daha can alıcı hikayeler yaşamış,benim
anlattıklarımdan daha derin öze sahip olaylara şahit
olmuşsunuzdur.Ama siz yaşamak,ben de anlatmak için
gönderildim,ne yazık ki yaratılış sebebim yalnızca
bu.Bazılarımız patron,bazılarımız postacı,bazılarımız
esnaf olmak için doğar,bazıları da benim gibi bu
kirli iş için burada.Eğer bu mevzu için bir özet
gerekirse ; sözü, burnuna kadar çamura batmış
adamlardan Paul Auster ‘a bırakmam gerekir :
“ Yazar olmak doktor ya
da polis olmak gibi bir meslek seçimi
değildir.Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve
başka hiçbir işe yaramayacağın gerçeğini de bir kez
kabullenince,ömrünün sonuna kadar uzun,çetin bir yolda
yürümeye hazırlıklı olman gerekir. “
Şimdilik hepsi bu.Sonra nasıl bir pisliğe bulaştığımı
anlatmaya devam ederim.
_________________________________________________Babam’a |