Kavgalardan bıktı bu millet.
Onun adına onun kaderini çizen, hem de hep eğri
çizenlerden sıkıldı.
Onun adına karar verenlerin yanlış kararlarının
bedellerini ödemekten bıktı.
Ama yine de sessiz, yine de sabırlı.
Çok yukarılarda bir yerlerde oynanan sobeleme
oyununu seyretmekten, hem de tekrar tekrar
seyretmekten sıkıldı ve seyretmiyor artık.
Sokak ödeşme, hesaplaşma ve kan davalarından uzak.
Hiç ilgilenmiyor.
Ama ilgilenmediği bu oyunun içinde, yine kendi
kaderinin çizildiğini biliyor.
Türk halkı kendini Allah’a havale etmiş durumda.
İş sahipleri iş yapmaktan vazgeçmiş.
Sabah erken saatlerinde konuştuğum genç bir iş adamı
arkadaşım şöyle söylüyor:
‘Bu gün en güzel iş, iş yapmamak…’
Esnaf yılgın, vatandaş bıkkın.
İş yapmamayı meslek edinenler giderek çoğalıyor.
Çünkü sistem, iş yapanın ensesine çöküyor, iş
yapmayan nakit parası ve gayrımenkuluyle mutlu bir
hayat sürüyor.
İş yapıyorsanız, hele de emeğe ve hizmete dönük iş
yapıyorsanız yandınız.
Üretime dönük iş yapıyorsanız küllüm oldunuz.
Paranızı alamıyor, borcunuzu ödeyemiyorsunuz.
Sade suya tirit bir hayat yaşamayı kabullenmiş bu
ülkenin insanları.
Kapıdaki simitçiye göz altıları soruyorum, bana
cevap olarak ‘borsa düşmüş, dolar fırlar mı’ diye
soruyor.
Vatandaşın derdi hürriyet ve özgürlükten çoktan
uzaklaşmış.
Demokratik hakların anti demokratik zulüm sebebi
olduğunu biliyor.
Hakkını ararken özgürlüğünü kaybedeceği korkusu
sarmış herkesi.
Herkesin korktuğu ve herkesin sustuğu bir ülke
burası artık.
Korku dağları beklemiyor, şehre inmiş.
Adam, karısıyla telefonda cilveleşemiyor bile,
dinleniyorum korkusuyla.
Herkesin ortak paranoyası olmuş, herkes ‘suya sabuna
dokunmadan’ yaşıyor.
Bizim ise elimizde bir mikrofon sahnedeyiz.
Kimi söylediğimiz şarkıyı beğenmiyor, kimi sürekli
mendile istek şarkı yazıp yolluyor.
Şarkını beğenmeyen de, istediği şarkıyı söylemediğin
de sana sövüyor.
Yazı yazmak hedef tahtasına oturmak gibi.
Yazdığın zaman başkası, yazmadığın zaman sen mutlu
olmuyorsun.
Her siren sesinde ciğerlerinden bir şeyler sökülüp
gidiyor.
‘Ah’ diyorsun…
‘Ah beni gözleyen o büyük biraderi bir elime
geçirsem….’
Sadece dediğinle kalıyorsun…
Elinde bir odun parçası mızrak sandığın, kafanda bir
berber tası miğfer yaptığın.
Yeldeğirmenlerine karşı yorgunluktan bitmiş
bacaklarınla koşuyorsun.
Kendisine dokunmayan yılana methiyeler düzen,
umutsuzluktan kendini bile umursamayanalara yazılar
yazıyorsun.
Ve sonunda sosyete muhabbet tellalları kadar bile
itibarın olmuyor.
Ben onu bırakamıyorum, ama galiba ‘yazı’ beni
bırakıyor…
Bu gün en iyi yazı, galiba hiç yazmamak…