.

 

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

 

.
Kavgalardan bıktı bu millet.
Onun adına onun kaderini çizen, hem de hep eğri çizenlerden sıkıldı.
Onun adına karar verenlerin yanlış kararlarının bedellerini ödemekten bıktı.
Ama yine de sessiz, yine de sabırlı.
Çok yukarılarda bir yerlerde oynanan sobeleme oyununu seyretmekten, hem de tekrar tekrar seyretmekten sıkıldı ve seyretmiyor artık.
Sokak ödeşme, hesaplaşma ve kan davalarından uzak.
Hiç ilgilenmiyor.
Ama ilgilenmediği bu oyunun içinde, yine kendi kaderinin çizildiğini biliyor.
Türk halkı kendini Allah’a havale etmiş durumda.
İş sahipleri iş yapmaktan vazgeçmiş.
Sabah erken saatlerinde konuştuğum genç bir iş adamı arkadaşım şöyle söylüyor:
‘Bu gün en güzel iş, iş yapmamak…’
Esnaf yılgın, vatandaş bıkkın.
İş yapmamayı meslek edinenler giderek çoğalıyor.
Çünkü sistem, iş yapanın ensesine çöküyor, iş yapmayan nakit parası ve gayrımenkuluyle mutlu bir hayat sürüyor.
İş yapıyorsanız, hele de emeğe ve hizmete dönük iş yapıyorsanız yandınız.
Üretime dönük iş yapıyorsanız küllüm oldunuz.
Paranızı alamıyor, borcunuzu ödeyemiyorsunuz.
Sade suya tirit bir hayat yaşamayı kabullenmiş bu ülkenin insanları.
Kapıdaki simitçiye göz altıları soruyorum, bana cevap olarak ‘borsa düşmüş, dolar fırlar mı’ diye soruyor.
Vatandaşın derdi hürriyet ve özgürlükten çoktan uzaklaşmış.
Demokratik hakların anti demokratik zulüm sebebi olduğunu biliyor.
Hakkını ararken özgürlüğünü kaybedeceği korkusu sarmış herkesi.
Herkesin korktuğu ve herkesin sustuğu bir ülke burası artık.
Korku dağları beklemiyor, şehre inmiş.
Adam, karısıyla telefonda cilveleşemiyor bile, dinleniyorum korkusuyla.
Herkesin ortak paranoyası olmuş, herkes ‘suya sabuna dokunmadan’ yaşıyor.
Bizim ise elimizde bir mikrofon sahnedeyiz.
Kimi söylediğimiz şarkıyı beğenmiyor, kimi sürekli mendile istek şarkı yazıp yolluyor.
Şarkını beğenmeyen de, istediği şarkıyı söylemediğin de sana sövüyor.
Yazı yazmak hedef tahtasına oturmak gibi.
Yazdığın zaman başkası, yazmadığın zaman sen mutlu olmuyorsun.
Her siren sesinde ciğerlerinden bir şeyler sökülüp gidiyor.
‘Ah’ diyorsun…
‘Ah beni gözleyen o büyük biraderi bir elime geçirsem….’
Sadece dediğinle kalıyorsun…
Elinde bir odun parçası mızrak sandığın, kafanda bir berber  tası miğfer yaptığın.
Yeldeğirmenlerine karşı yorgunluktan bitmiş   bacaklarınla koşuyorsun.
Kendisine dokunmayan yılana methiyeler düzen,  umutsuzluktan kendini bile umursamayanalara yazılar yazıyorsun.
Ve sonunda sosyete muhabbet tellalları kadar bile itibarın olmuyor.
Ben onu bırakamıyorum, ama galiba ‘yazı’ beni bırakıyor…
Bu gün en iyi yazı, galiba hiç yazmamak…
 
.
.

.

.

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

.