|
Ötekileştirilen Halk “Açız, bizi açlıktan kurtaracak bir
rejim istiyoruz.”
1939-45 yılları arasında dünyanı o güne kadar
gördüğü en vahşi savaş yaşandı: 2. Dünya Savaşı. Kimine
göre insanlık aleminin düşmanı olan Faşizm işte bu
savaşta yenilmişti.
Yenilmişti ama dünya baştan sona yıkılmış ve
yanmıştı. Şehirler harabe olmuştu. Savaşa girmeyen
ülkeler de vardı. Türkiye bunlardan biriydi. Her ne
kadar bombalarla yıkılmış şehirleri olmasa da, onu
savaştan en çok etkilenen ülkelerin başında saymak
yerinde olurdu. Aslında ülkemizde patlayan bombaların
fitilleri o tarihlerde ateşlenmişti. Patlamaya
başladığında neye uğradığımızı şaşıracaktık. Öyle de
oldu. Halen de o bombalar zincirleme olarak patlamaya
devam etmektedir. Nasıl önleneceği ise belli değildir.
Bu bombaların genel adı ötekileştirmedir. Bu
günlerde de peş peşe patlamaktadırlar. İkinci Dünya
Savaşı bitmiş, ama Faşizmden sonra bu kez de sıra
Komünizm canavarıyla savaşmaya gelmişti. Aslında bu
savaş zaten yüzyılın ilk döneminde başlamıştı. Ama
taraflar hiç açıkça karşı karşıya gelmemişti. Mevziler
köşe kapar gibi işgal edilmiş ve bir çok siyasi oyunlar
oynanmıştı.
2. Dünya Savaşından sonra taraflar açık seçik
kozlarını oynayacaklar ya da örtülü bir savaşa
gireceklerdi. Eğer sıcak çatışma yaşanacaksa başka
isimler altında ve tabii başka coğrafyalarda
yaşanacaktı. Hatta birçok memleketin kendi içinde
yaşanacaktı. Yaşandı da..
Kuzey, güney ismi alan ülkelerde.. Sağ-sol
çatışması olan yerlerde.. Etnik kökenden kaynaklanan
çatışmalarda.. Din kavgası olan yerlerde yahut da başka
isimlerde yapılan bütün çatışmalarda hep bu çekişmenin
yansıyan alevli, kanlı, isli, pis kavganın tarafları
vardı. Ama taktıkları maskeler hep başka başka şeylermiş
gibi görünmelerine sebep oluyordu.
Savaşanlar ise aynı mahallenin insanlarıydı.
Evet o kadar yakın insanlardı. Komşu idiler, belki de
akraba ya da hısımlardı.
Peki neden mi kavga oluyordu? Bunu anlamak için
de Eşitler hareketi adında etkin bir örgüt kuran Fransız
devrimci Gracchus Babeuf’un sözlerine bakmak lazımdır:
"Bir ulusun kötü ve yolsuz kurumları halk
yığınlarını yıkıma sürükledi mi, onu alçaltıp,
dayanılmaz zincirleri altında ezdi mi, çoğunluğun hayatı
dayanılmaz hale geldi mi, genel olarak, ezenlere karşı
ezilenler ayaklanır..."
İşte bu sözlerin bulunduğu kitabın kenarına da el
yazısı ile biri şu notları düşmüştü:
“Bu da benim ihtilallere kalkıştaki felsefemin
kaynağıdır.”
Fransız devrimcisinin, halkın hizmetinde bir
meclis için, üyelerinin, halkın çektiklerini ve
gereksinimlerini daha içten duymaları, yoksulluğu ve
bilgisizliği ortadan kaldırma isteğinde daha yürekli,
daha güçlü olmaları yolundaki dileklerini yazıya döktüğü
notlarının yanına da şu satırlarını ekledi:
“Böyle bir Millet Meclisi'ni Allah Türk
Milleti’ne ne zaman nasip edecek acaba? Görenlere ne
mutlu. Ben de görürsem gözüm arkada gitmem.”
Duygularını, okuduğu kitabın kenar boşluklarına
sıkıştırdığı satırlara döken İhtilalci; "Zavallı
Türkiye, 1964'te 1792 Fransa’sını yaşıyor, ne acıdır"
dedi…
Kitabı bitirdikten sonra da asıldı. Talat
Aydemir idi bu.
1962 ve 1963’de iki defa ihtilale kalkışmıştı.
Neredeyse başarılı da oluyordu. Mahkemede şöyle
söylemişti: ‘Ben Atatürk devrimlerinin devam etmesini
istiyorum, Türkiye tam bağımsız olmalı…’
Yine tutanaklardan bakıldığında Talat Aydemir,
İstanbul’da bazı gazetecilerle görüşürken gecekondularda
yaşam savaşı veren insanların da ihtilale katılmak
istediğinden bahseder ve onların durumunun acılığını
anlatır; sonra “isteseydim bu halkı da kullanabilirdim”
der. Ama kullanmamıştır. Ona göre ihtilalleri Türk
Milletinin içinden çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri
yapardı. Halk yapmazdı. Planlamalarını da öyle yapmıştı.
Ama bir gerçeğe de o zamanlar işaret
etmekteydi: Yoksullaşan halk kitleleri. Her şeye gebe
bırakılacak bu insan kitleleri yaşam savaşı veriyordu.
Sadece insan gibi yaşamak isteyen ama çoğu zaman aç
kalan bu insanların bir çıkış kapısı aramaları da
kaçınılmazdı. Talat Aydemir’e bu kitlelerin bakirliğini
gösterenler olduğuna göre, bu durum mutlaka başka başka
amaçları olanların da gözünden kaçmayacaktı.
Bu fakirlik neden kaynaklandı peki?
2. Dünya Savaşı sırasında meşhur bir vergi
çıkarılmıştı. Varlık Vergisi..
İşte varlıklılardan alınan bu vergiler yüzünden
kimlerin acı çektiğini hep anılardan dinler okuruz. Ama
bakarız ki o vergilerden inim inim inlediği söylenen
kişilerin hiçbiri halen inleyenler arasında yoktur.
Onlar şu an daha da zenginler. Yani halk çekmiştir bütün
olumsuzlukların bedelini… Fransız devrimci Gracchus
Babeuf’ün de tespiti buydu zaten:
“Zenginlerin kazanç hırsını gemleyecek
tedbirler almadığımız sürece, onlara istediğiniz kadar
vergi kesin, boşunadır. Çünkü, zenginler bütün tüketim
maddelerini ellerinde tuttuklarına göre, öçlerini her
zaman yoksullardan almanın yollarını bulacaklardır”
Türkiye’de de böyle oldu… Sonrasında ise İnönü
ile başlayan Amerikanlaşma hızla devam etti. Demokrasi
bile geldi. Gelirken de bu demokrasiyi her şeye rağmen
koruyacak gölge devleti de getirdi. Aslında bu konularda
çok eskilere dayanan tecrübe dolu bir coğrafyaydı
burası. Dinamik bir yapısı vardı. Buna en güzel örneği
oluşturan Anadolu’ya özgü şu atasözü her şeyi
açıklamaktaydı:
‘Bir deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı
çıkaramamış..’
Yani taş da çok, deli de çok, hele kuyu
istemediğin kadar… Önce bir ön çalışma lazımdı.
Teşkilatlanma gerekliydi. Bu teşkilatlanma ise tabii ki
hazır olan bir teşkilatın içinde başlamalı ve her organa
yerleşmeliydi. Öyle de yaptılar. Yerleştiler hatta
zamanla kendilerinden daha çok Amerikancı olanlarla
karşılaştılar.
İnönü zamanında; İMF ile de anlaşma yapıldı,
bugünlerde laiklik konusunda hassas olan CHP tek parti
iktidarı sırasında din dersleri ilkokullara konuldu,
imam hatip liseleri, tekkeler, mason locaları, İlahiyat
Fakültesi açıldı. Atatürk’ün kaldırdıkları tekrar geri
geldi. Onun kurduğu köy enstitüleri de kapatıldı. Hatta
Atatürk’ün resimleri toplandı devlet dairelerinden,
paradan resmini de çıkardılar ve saire… Artık hareket
zamanıydı.
İlk olarak Menderes’in SSCB’den aldığı krediler
yoluyla çağın yeni insanlık düşmanı ilan edilen
komünizmin Türkiye’ye gelmesini engelleyecek bir şeyler
yapılmalıydı. Öncelikle ordu içinde bazı hazırlıklara
başlanmalıydı. Ama ortam lazımdı.
6-7 Eylül olayları… Kim tetiklemişti bu olayı?
Ata’nın evine bomba atıldı dendi ve İstanbul karıştı.
Sonradan bombayı atanın Türk olduğu ortaya çıktı, o da
sonradan vali oldu. Kemal Yamak bunun bir Özel Harp işi
olduğunu yazdığı kitabında beyan etmektedir.
O yıllarda tabii başka bir isimle biliniyor bu
teşkilat. Ecevit ise “1970’lerde öğrendim. Başbakan
olarak haberim yoktu. Amerikalılar veriyormuş parasını.
Onlar da para vermeyi kesmişler. Sonra bu parayı benden
istenince öğrendim” diyor.
27 Mayıs 1960 öncesinde ordu içinde bir çok
subay kendi aralarında birbirinden haberli habersiz
örgütleniyorlar. Sonra bir bakıyorsunuz, ihtilal.
Menderes devrildi, yargılandı ve asıldı. Sonra
ne oldu?
Genç subayların yaptığı bir ihtilaldi bu. Ama
NATO’ya bağlıyız demelerine rağmen Kore’den
birliklerimiz geri çekildi. Demek biraz daha ordunun
yıpratılması gerekiyordu. O yıllarda 235 general ve 5000
subay emekli edilmişti. 1500 civarında Harbiyeli ordudan
çıkarılmıştı.
M.B.K. kuruldu ve yeni anayasa ile seçimler
yapıldı. İşte yukarıda Babeuf’un kitabını okuduktan
sonra asıldığını yazdığımız Talat Aydemir 27 Mayıs’tan
beklentilerinin gerçekleşmemesi üzerine 1962 ve 1963
yıllarında ihtilale kalkıştı. Bu zamanlarda ise orduda
emir komuta kopmuş idi. Herkes bir cuntadaydı ya da bir
cunta yanlısıydı. Hatta ittifaklar bile yapılmıştı.
Mahkeme tutanaklarında bu isimler açıkça geçmekteydi. O
yıllarda Türkeşçi diye adlandırılan subaylar da vardı.
Karşılarında ise diğer subaylar olacaktı. O yıllarda
solcu denilmiyordu tabii. Ama ötekileştirme hızla
sürüyordu. Senden değilse ötekidir. Senden farklıysa
ötekidir. Artık akraba, komşu, hısım, arkadaş
değillerdir. Ötekiler ve biz diyorlardı. O kadar da çok
ötekiler olmuştu ki. Saymakla tükenmezdiler.
İhtilalde tek şart vardı: Başaracaksınız!
Başaramazsanız ve de küçük rütbeli iseniz asılırdınız.
Bunu da sizinle cunta ortakları olanlar ya da karşı
cuntacılar yapardı. İşte demokrasi artık buydu. Başarılı
olan hep demokrasiyi korumuş oluyordu. Diğeri de
demokrasinin ırzına geçmeye yeltenen hain oluyordu
tabiatıyla.
Fethi Gürcan ve Talat Aydemir asıldıktan sonra
da cuntalar devam ede geldi. Hatta artık içlerinde
akademisyenler de vardı. Bu sefer de sol ve sağ
kapışacaktı. Demokrasi için.
Sonra da başkaları sırasıyla kapışacaklardı.
Ama hep aynı insanlar fakirleşecek ve aynı küçük zümre
de zenginleşecektir.
İşte böyle bir ortamda,1960’lı yıllarda
başlayan sol akım birden bire atak yapmıştı. Hatta ordu
içinde bile örgütlenmişti. Üniversitelerde de
örgütlendi. Tabii buna mukabil olarak da sağ da
örgütleniyordu. Bir yandan da dindarlık filizleniyordu.
Yani muhafazakarlar o yıllarda böyle adlandırılmaktaydı.
İlerde lazım olacaktı elbette. Belki de çok lazım
olacaktı. Zaten o yıllarda komünizmin panzehiri de İslam
olarak görülüyordu. Ancak İslam da tehdit olursa diye
bir tedbir almak da lazımdı. Öyle de yapılmalıydı ve de
yapıldı. İşte burada bir gerçeği de görmek lazım.
Gerçekte tek amaç vardır. Peki bu amaç nedir?
Tek amaç vardır: Komünizmle mücadele. Hangi
argüman olursa olsun eğer komünizmle mücadelede
kullanılacaksa o kullanılmalıdır. Hatta ve hatta
komünizm bile komünizmle mücadelede kullanılmalıydı. O
da yapılmıştı ve halen yapılmaktadır. Maoist, Leninist,
Arnavut ve bilmem daha ne modeller. Hatta başka sol
akımlar da oluşturulmalıydı. Ortanın solu, sosyal
demokrat ve benzeri şekilde.
Bu arada birgün komünizm çökerse bu sefer de
kan bağı ile bağlı milletlerin bir birine düşürülmesi
lazımdı. Onun için de önce kendi içinde o milletleri
parçalamak lazımdır. Bu da itinayla yapılmıştır.
Yapılmaya da devam edilecektir.
Peki bunları kimler yapıyor onu araştırmak
lazım.
Sarp Kuray’a kulak vermek lazım….1960’lardan 12
Mart’a nasıl gelinmiştir? Sonrasında da 12 Eylül neyi
ifade etmektedir? Sarp Kuray’ın, bu süreci;
“DEV - GENÇ ve ordu gençliği bünyesindeki bütün
gruplarla, bizlerin önerisi üzerine yapılan toplantı
bazı devrimci yayınlarda “Dikmen toplantısı” olarak
adlandırılmıştır.
Kabibay Grubu tarafından bize yapılan öneri
toplantıya katılan gruplara sunulmuş ve sonunda
THKP-C’li arkadaşlarımız “biz yokuz” diyerek toplantıyı
terk etmişlerdir. Kalanlar görüşmeleri tamamladıktan
sonra bir komite kurmuş ve ertesi gün Orhan Kabibay’ın
evine giderek “ittifak” ilkeleri saptamışlardır.
THKP-C li arkadaşlar zamanla anlaşılmıştır ki
“biz yokuz” lafını bizimle olmamak anlamında
kullanmışlardır. Aslında Hava Kuvvetleri’ndeki
hiyerarşik örgütlenmeyle kontaklanmış ve 9 Mart Gecesi
görev yerlerine gitmişler ve gelecek talimatı
beklemişlerdir.
Kabibay’ın evinde yapılan nihai toplantıdan
sonra bizden taktik planda siyasal iktidarı yıpratma
çizgisinde bazı eylemler yapmamız istenmiştir.
Bunlar yapılmıştır.
Bizim de bazı isteklerimiz olmuştur. Bir kısmı
karşılanmış, bir kısmı da oyalamaya sokulmuştur.
Devrimciler, ordu içindeki radikal
örgütlenmeyle değil onların taşeronluğuna soyunmuş ve
devrimci dinamikleri toprak etmekle görevli bir çeteyi
baştan muhatap kabul ederek, sonuçları belli bir oyunun
içine gözü kara bir boyutta çekilmişlerdir.
22 Şubat ve 21 Mayıs’ta devrimci askerleri
oyuna getiren ve sonunda İsmet Paşa ile anlaşıp
tasfiyeyi gerçekleştiren generaller, 9 Mart girişiminde
de, baştan devrimci demokrat bir maske takan “sözde”
liderlerdir.
Bu tezgah NATO ve ABD tezgahıdır.
12 Eylül büyük bir yenilgidir ve egemen güçler
orduyu da arkalarına alarak devrimcilerin üzerinden bir
silindir gibi geçmişlerdir.
Ülkede uygulanan ekonomik politikalar toplumun
büyük bir kesimini açlığa ve yoksulluğa mahkum etmiştir.
Devrimci yapıların çoğu dağılmış ve
insanlarımız hiçbir altyapıları olmaksızın kendilerini
hayat kavgası içinde bulmuşlardır.”
Şeklinde özetlemekte olduğunu görmekteyiz.
Zaman geçip de gerçekler açıklandıkça kimin
kiminle neden kavga ettiğini anladıkça hayretler içinde
kalınmaktadır. Uyananların ise eskiden ve şu an nerede
olduğuna bakmadan kendilerini iliklerine kadar sömüren
bir avuç emperyaliste karşı omuz omuza vermesi de
kaçınılmazdır.
9 Mart’ta yapılacak sol ihtilal yine sol
cuntanın en başındakilerin katıldığı sağ denilecek bir
cuntayla tasfiye edildi. Çok ama çok acılar çekildi.
Burada şuna dikkat edilmeli: 1966’da çıkarılan
775 Sayılı Gecekondu yasası ile, faizsiz ve 20 yıl
vadeli vergiden muaf olan ev kredisi ile dar gelirli ve
gecekonduda yaşayan evsizlerin ev sahibi edilmesi ile
ilgili yasal haklar ne o günlerde ne de bugüne kadar
halka anlatılmamıştır. Ama bu fakir halkın daha fazla
fakir olmasına ses çıkarmadan bugüne kadar yaldızlı
sözlerle sözde devlet-millet kurtarmalar veya halk adına
eylemler yapıla gelmiştir.
Yine 12 Mart’ta tıpkı 1960’larda olduğu gibi
binlerce genç harcanarak yetişmiş kademeler solcu veya
sağcı diye tasfiye edilmiştir.
Sonrası da malum olan 12 Eylül ile çok ciddi
bir tasfiye daha yaşanmıştır. Hatta artık köşelerde,
kuyu başlarında yeterli deliler ve ellerinde de bolca
taşlar vardır. Her gün bir taş atılacaktır.
Bugünlerde Türk gençleri, ki bunlar her etnik
kökenden ve her siyasi eğilimden bir araya gelerek
‘Kahrolsun Emperyalizm’ diye meydanlarda hep beraber
haykırmaktalar. Hatta biraz daha ileri giderek
‘Kahrolsun Amerika’ demekteler.
İşte bu da yeni bir kuyuya atılması gereken taş
demektir. Uyananlar yanındakilerle kapışmalı ve
uyutulmalıdır. Uyumuyorlarsa da tasfiye edilmelidir. Şu
an 12 Eylül Anayasasını bile savunur duruma gelinmiştir.
Bu coğrafyada insanlar asla belasız bırakılmamalıdır.
Asla başını kaldırmamalıdır. Aç bırakılmalıdır.
Birbirlerine düşman olmalı ve hep kavga etmelilerdir.
Türkiye’de gerçekler hep perdelenmelidir.
Yolsuzluk yapılarak yoksulluğun çoğalması sağlanmalı ve
virüs gibi her eve girmelidir. Her gece insanlar acaba
evimize hırsız girer mi diye uyumamalıdır. Geçinemeyen
memur rüşveti meşru saymalı hatta bu yolda teşvik
edilmelidir.
Bin bir güçlükle aldığı arabasını kapısının
önünden çalmasınlar yahut şu günlerde Neron yada ne bela
ise teröristler yakmasın diye dua eder duruma
düşmelilerdir. Hep komşusuyla kavgalı olmalılar. Asla
rahat olmalılardır.
Zaten 1963 yılındaki ihtilal hazırlıkları
sırasında Talat Aydemir’e halkımızın gecekonduda
yaşayanları bakın ne demiş:
Selim Türkkan bazı halk temsilcilerini de
evinde toplamıştı. Bunlar genellikle gecekondu
bölgelerinden toparlanmış, bıçkın kişilerdi. Hepsinin de
İnönü'ye karşı kin besledikleri konuşmalarından
belliydi. Kendi bölgelerinde geniş taraftarları
olduğundan dem vuruyorlardı. Türkiye'de bir ihtilal
olursa verilecek her türlü görevi seve seve
yapacaklarını söylüyor, Talat Aydemir'e güvenlerini dile
getiriyorlardı. Anlattıkları sefalet tüyler
ürperticiydi. Tek şey istiyorlardı: “Açız, bizi açlıktan
kurtaracak bir rejim istiyoruz.” Ve Talat Aydemir'i de
kurtarıcı olarak görüyorlardı.
Talat Aydemir konuşulanları pür dikkat
dinlemiş, çok duygulanmıştı. Bir hayli de sinirli
görünüyordu. Bu kişilere şöyle hitap etti: “Sizi çok iyi
anlıyorum, dertlerinizi de çok iyi biliyorum. Bizim
mücadelemiz sizler içindir. Kendimizi halka adamış
insanlarız. Halk için savaşıyoruz. Biz de halk
çocuklarıyız. Başarı sağlarsak halk için devrimlere
girişeceğiz.
Biz Atatürkçüyüz ve onun izindeyiz. Atatürk'ün
yarıda bıraktığı devrimleri sürdüreceğiz.
Gücümüzü milletin bağrından kopmuş Silahlı
Kuvvetlerden alıyoruz. Bizim gücümüz kendimize yeter.
Sizden herhangi bir görev beklemiyoruz. Biz halk
ihtilaline karşıyız. Manevi desteğiniz bize kafidir.
Sükûnet içinde neticeyi bekleyin.
Dertlerinize, geçim sıkıntınıza çareler
bulacağız.”
Talat Aydemir'in bu konuşmasını heyecanla
dinlediler ve “Allah başarılı kılsın, size güvenimiz
tamdır” deyip vedalaşıp gittiler.
Talat Aydemir'in Mamak Askeri Mahkemesi'nde:
“Eğer isteseydim Ankara, İstanbul ve
İzmir'deki gecekondu sakinlerini sokağa döker ve halk
ihtilaline gidebilirdim. Ben buna yanaşmadım” tarzındaki
açıklaması* işte bu ilişkilere dayanmaktadır.
Talat Aydemir’in ihtilale dahil etmediği bu
halk kitleleri bugün daha kalabalık ve daha açtırlar.
Sefalet ise çok daha fazladır. Haksızlık derseniz, o çok
daha şiddetlenerek devam etmektedir. Ama çok küçük bir
azınlık, neredeyse hayalleri bile zorlayan varlık
içindeler. Babeuf’un sözleri halen geçerlidir. Öyleyse
bu kitleleri mutlaka başka birileri de kullanmasını
bilecektir ve telafisi mümkün olmayan olaylar
yaşanacaktır.
En azından evrensel insani değerlerle
yaşamaktan başka şey istemeyen halkımızın nerelere
sürükleneceğini tahmin etmek zor değildir. Bu sömürü de
bilinçli ve sistemli şekilde yapılmaktadır.
İşte artık Türk-Kürt, laik, anti-laik, İslamcı,
anti-İslamcı ve benzeri çatışmalar yaşanacaktır. Tıpkı
geçmişteki Alevi-Sünni meselesi gibi, birileri yeniden
kan akıtmayı planlamaktadırlar.
Ama yine çalan aynı, aç kalan ise aynı
kalacaktır. Hatta ötekileştirilenler bir birlerine
düşman olarak gösterilecektir. Hukukun dışına
çıkılmalıdır bu şarttır denerek aç kalanların hakları
değil de paylaşımda kendine düşenlerin biraz daha
fazlalaşmasını amaçlayanlar askerlik şubelerine
gönderilecek ve alın silahlarınızı denecek ama alınan
silahlarla vurulması gereken düşmanı isim olarak değil
de simge olarak tarif edeceklerdir.
Asıl düşman olarak ise çalanlar yani halkın
ekmeğini çalanlar değil de yine halkın aç kesiminden
olan ve bir şekilde başka bir ötekileştirilmeye tabi
tutulanlar gösterilecektir. Gösterenler de hep aynı
kesimin temsilcileri olacaktır: Oligarşi. Ülkemizin ilk
muhafazakar eşcinselinin beyan ettiği 40 bin kişinin
olduğu kesim yada Tayfun Er’in İktidar doğanlara verdiği
isim olan ERGUVANİLER’den birileri olacaktır bunlar. Ne
yazık ki bu oyun hep oynanacaktır. Ve Türk Halkı da bu
oyuna hep gelecektir. Oyun çok, dedik ya kuyu da çok,
deli de çok ve tabii kuyulara atılacak taş da çok. Ama
çıkaracak akıllı artık yok.
Moda olması nedeniyle herkesin sakız yaptığı
üniversitelerde başörtüsü konusuna da değinelim. Ancak
biz şudur budur demekten kaçınarak -ki zaten her gün
makaleler yazıldığından- tartışılan ve konuşulan YÖK
yasasının ilgili maddesini olduğu gibi verelim de Türk
Milleti okusun:
Ek Madde 17-Yürürlükteki Kanunlara aykırı
olmamak kaydı ile; Yükseköğretim Kuıumlarında kılık ve
kıyafet serbesttir.
Artık 32. Gün programında olduğu gibi bir
katılımcı “ben laik değilim diyenlerin benim için tehdit
olduğunu buradaki davranışlardan daha iyi anladım”
demiştir. Yine bir hasta beyinlinin okul girişinde (kısa
etekli olduğundan) küçük kızların bacaklarına kezzap
döktüğü haberi de ilgi çekicidir ve dikkatle irdelenmesi
gerekir. Gerçekten öyle ise bu haber midir yoksa başka
bir tahrik hareketi midir? Yoksa öyle algılanması için
mi böyle sunulmuş veya yapılmış bir olaydır?
Asıl sorun bu ülkeyi onlarca yıllar boyunca
soyan ve soğana çevirenler kimlerdir sorusudur?
Bu soru sorulmaya başlandığı ilk gün asıl
ihtilal yaşanmaya başlanacaktır. Ama kanaatim odur ki bu
soruyu sordurmamak için belki de herkesin ölmesine göz
yumacaklardır. Zaten bugüne kadar işlenen cinayetlere
bakıldığında da, öldürülenler genelde ve temelde siyasi
görüşlerinden ziyade bir sömürüye, yolsuzluğa işaret
ettikten sonra cinayete kurban gitmiş oldukları görülür.
Tekrar etmek gerekirse ;
Halk; “Açız, bizi açlıktan kurtaracak bir rejim
istiyoruz.” demektedir. Ama bugüne kadar da hiçbir
ihtilal bu soruna çare olsun diye yapılmamıştır.
Sonrasında gelenler de aynı şekilde bu gerçeği görmezden
gelmeye devam etmektedirler. 1963’den beri durum
değişmemiştir. Ama değişmelidir.
NATO üyesi olan bütün ülkelerde özel bir ordu
teşkil ediliyor ve bu ordu tamamen CIA kontrolünde
oluyordu. Ülke bir işgale uğrarsa veya hükümet içten
veya dıştan bir darbe ile ele geçirilirse işte o zaman
bu ordu gereğini yapacak ve savaşacak idi. Ayrıca NATO
ve Amerika da dışarıdan müdahale edecekti. Demek oluyor
ki her ihtilalde adet olan, NATO’ya ve bilmem şuraya
bağlıyız demek usulen değil de mecburen yapılan bir
açıklama imiş.
Hem de bunun Türk Milletine seslenirken ilan
edilmesi başka bir anlam da taşıyor olmalı. Yani ülke
içinde mevcut gizli orduya verilen bir parola sanki.
Tabii bir de özel temaslar da vardır. İhtilalden önce
mutlaka bazı temaslar da yapılmaktadır. Bunlar da
mutlaka kamuoyuna malum olacaktır. Bakalım neler olmuş.
Bir de şimdilerde baş belası olan bir olaya da
dikkat çekelim dedik ama konu nereden nereye gitti. Yani
delinin birinin attığı bir taşa akıllıyız diyerek bir
laf söyleyelim dedik.
Burada bir konuya dikkat çekmeyi bir görev
sayarak arabası çalınan veya yakılan kişilere bir
tavsiyede bulunmak istiyorum.
Belediyeler imar yasasına dayanarak bina yapım
işinde garaj yapılmasını denetlemek zorundadır. Eğer o
binada garaj yoksa yapana ceza keserler. O cezalarla da
bizzat belediye o yere ihtiyaç kadar kapalı garaj
yapmalıdır.
Ancak belediyeler bu görevini savsaklayarak ne
binalarda garaj yapılmasını sağlamıştır ne de yapılmayan
binalarda oturan insanların ihtiyacına hitap edecek
garaj yapmıştır. Bu nedenle ihmal ve savsaklama olduğu
için arabası çalınan veya yakılanlar belediyeler
aleyhine dava açarak haklarını aramalıdırlar. Çünkü bu
maksatla ayrılan araziler de başka maksatla kullanılarak
imar yasasına aykırı hareket edilmiştir. Halkımıza bunu
da duyurmuş olmak isterim.
Neron aslında Belediyelerimizdir.
--------------------------------------------------------------------------------------------------
*Kaynak; BEN İHTİLALCİYİM! FETHİ GÜRCAN, SÜVARİ
YAYINCILIK |