![]() |
BİR ÂŞIKLA DİYALOG
20 Kasım 2009, 20:56
Bojidar ÇİPOF
|
|
Korktun değil mi ilk anda? Korktun belki de adını koymaya. Korktun kafanın içinde çözemedin bir türlü...
Haklısın ilk olunca zor. Hem de çok zor. Bu yüzden evhamlandın, bu yüzden başka bir tanım koymaya çalıştın. Nafile! Koymalısın adını. Ben sana âşıksın dedim. Sen yok be dostum, yanlış anladın beni dedin. Israr etmedim sana ama ne olduğunu anladım. Anladım ve senin de anlamanı bekledim. Anladın değil mi şimdi… Neden seninle hemen konuşmak istemediğimi?
Ne güzeldir o heyecan o kıpırtı. Kalbindeki o ince sızı. Hani ilk başta acaba kalbimde bir sorun mu var diye seni belki de doktora gitmeyi dahi düşündüren çarpıntı… Haklısın arkadaşım, haklısın liseli, üniversiteli değilsin ki artık… Haklısın evhamlanmaya haklısın.
Ama bak! Doktorluk değilmiş. Zaten bunun doktoru da yok. O sadece senin kendine söylemeye korktuğun, yorgun kalbine söylemeye korktuğun hissin adı… Onun adı “aşk”… Dünya’daki en önemli duygu, en önemli his… Offfff çok laf yazabilirim buraya… Fakat sonra yazı çok uzayacak… Olsun mu? Uzasın mı? Biliyorum konuşmak istiyorsun benimle. Biliyorum benimle çok konuşmak istiyorsun, saatlerce konuşmak istiyorsun.
Yok! Bunun adı dedikodu değil. Sen çenesi düşük biri değilsin. Ben tanıyorum seni… Bunun adı “paylaşmak” arkadaşım. Ve de paylaşmalısın. Ben seni dinleteceğim, endişelenme. Sabırla seni dinleyeceğim bu akşam. Konuşmalısın, paylaşmalısın. Benle ya da bir başka yakın bulduğunla. Ama sana baştan söyleyeyim. Konuşacaksın, konuşacaksın, ancak sonunda yine kendin ne olacağına kendi ağzından çıkacak bir sözle karar vereceksin.
Neden mi? Basit! İşte bunun tanımı çok basit!
Yaşam senin, sevgi senin, aşk senin…
“O” da kalbinde senin. Ben nereden bileyim ki aranızda geçen tüm saatleri, dakikaları, saliseleri, yani “an”ları. Onlar sizin “an”larınız. Onlar sizin yaşamınız, hayatınız, sizin kararınız. Ya da kararsızlığınız. Ben sadece seni dinleyeceğim. Bunun doktoru olmadığı gibi, akıl vereni de olamaz.
Sadece dinleyeceğim... Ama neden sadece ben konuşuyorum? Devam mı edeyim?
Peki...
Dedim işte sana. Bana yine tekrarlatma! Yaşam senin… Eğer karşılığı da varsa o zaman sizin, ikinizin…
Sana hak veriyorum. Korkmakta ne kadar haklı olduğunu da biliyorum. Tanımıyordun ki bunun ne olduğunu. Yaşamamıştın ki daha önce böyle bir duyguyu.
Korktun biliyorum. Hem de çok korktun arkadaşım. Çünkü ilkbaharında kalbinde bu kıpırtı olmamıştı. Hele sızı, o ince sızı hiç olmadı. Onu da biliyorum. Adeta liseli gençler gibisin… Heyecanlı, endişeli, ürkek, hatta korkak ve belki de pişman.
Sen şimdi şu soruyu da kendine sorup duruyorsun.
Neden? Neden? Neden? ……………… Burada bir sürü nokta v.s…
Bu muydu acaba şu adına aşk dedikleri, hani sırılsıklam… Hani deliler gibi, hani çılgınlar gibi… Islanıp duruyorsun be arkadaşım… Kaçsana!
Bak gülümsettin beni… Sırılsıklam, deliler gibi…
Hep düşünür dururum. Neden “deliler gibi” derler. Âşık olanın delirmesi şart mı ki?
Deli olmadan âşık olunamaz mı? ................. Buraya da bir sürü ki? mı? mi? soru eklerini sırala kendin… Bana gecenin bu vaktinde çok iş çıkarma…
Daha hiç yol alamadım şu yazıda. Bak aynı yerdeyim. Baştayım. Ya da hep baştan başlar âşıklar, hep baştan. Ondan mı dersin? Bir de yolu ortalayabilseler…
Sonu? Sonu olur mu ki? Son ebediyet! Ebediyete intikal etmek… İlla ki şu eski kelimeleri de araya atmasam olmaz hani…
Ömrün sonu deseydim ya… İşte aşktan, bir başka kavrama vardık aniden… Ölüm...
Ölene kadar… Onu ölene kadar sevmek… Ölesiye sevmek…
Offf be arkadaşım! Sustun sen. Ağzından tek bir kelime çıkmadı. Ben de sanki diyalog yapıyorum seninle... Tamam dinliyorsun. Ama bir tek kelime söyle, bari bir kelam et!
Kilitlendiğini biliyorum arkadaşım. Tamamen kilit oldun. Cümle aralarından toplasak bu yazıdan bir aşk tanımı çıkar mı bilemem. Ama takılma beee… Zaten aşkın tanımını yapan yok ki Dünya’da. Ben sadece gevezelik ettim biraz…
Bu herkes tarafından ve kendince yapılır. Evet, genelleme şeklinde yazan, çizen, hatta ahkâm kesen de çoktur. Hele şairler ya da kendini şair sananlar. Ama onlar kalsın!
Fakat aşk senin, kalbin senin, o çarpıntın da senin, hatta uykusuzluğun da senin…
Çöz kendini. Kalbinin sesini dinle! Deli gibi misin? Çılgınlaştın mı? Islanmadan sırılsıklam mısın?......... Yine soru ekleri çıktı bak ortaya…
Sorunu sor, kararını ver, kalbinin sesini dinle diyeceğim ama biraz da kafana fırsat ver. O biraz mantık, biraz prensip, biraz da getiri götürü cinsinden bazı hesaplamalar yapacaktır. Hani şu iktisattaki fayda/fiyat prensibi gibi... Şimdi de bak araya maddi bir söylem çıktı. “fayda/fiyat” ne şimdi bu?
“Fayda” burada sana olacak fayda... Kalbine, ruhuna, tüm benliğine ve de yaşamına, yaşamına yaşam katacak o kişiyle yaşayacağın “an”lara…
“Fiyat”sa senin yaşamın… Vereceğin bedel… Yaşamınla ödeyeceğin faturanın üzerindeki yazılı tutar… Burası çok su götürür. Bak gecenin bu saatinde söylemiş kadar olayım yetsin!
Şimdi kafana, usuna, beynine her nasıl adlandırırsan ona sor… “Bana bir analiz yap” de… Bu arada kalbine doğru hiç bakma… Seni yanıltmasın…
Kafanı dinle… Ne oldu? Anladım kafandan önce beynin öne çıktı ve sana ne olduğunu söyledi…
Tamam, yahu arkadaşım! Sen âşıksın. Delicesine âşıksın…
Allah sana kolaylık versin. Verecektir. Eminim. Hep verir.
Ya ben mi? Ama diyalog senleydi, benle değil. Aaaa sorma bana bunu.. Sorma dedim...
Bak şimdi… İllaki öğreneceksin değil mi?
Ben şimdilik almayayım be arkadaşım… Benden sadece bu kadar…
Peki, bu kadar lafı, ben almayayım diyen biri dedi sana. İnandın mı şimdi bu sözlere?
Bak bence sen kimseye inanma! Bu dediğimi de yabana atma!
İnanma!... Tek kelimelik tanımlamayı da çok severim!
Sen “sen”sin. Kimse “sen” değil. Bu itibarla karar da senin artık… Kararsızlık da senin...
Müsaadenle arkadaşım… Sana iyi geceler. Ya da uykusuz geceler…
Bojidar Çipof
20 Kasım 2009 01.40


