![]() |
Bir bostanda büyümek…
15 Kasım 2009, 09:11
Bojidar ÇİPOF
|
|
İstanbul’un orta yerinde, betonlaşan, ürküten bir şehirde, bir bostanda, ağaçlar ve çiçekler ile kümes hayvanları arasında büyümek; bu çok büyük bir ayrıcalık…
Mevsimine göre ekilen sebzeler: Maydanoz, domates, marul ve diğerleri… Bu büyük bostanın orta yerinde bir taş ev…
Yanında kümes, incir ağaçları, dut ağacı, kuyu ve dolap beygiri, sebzelerin ıslak olarak bekletildiği bir havuz…
Bu havuzu doldurmak için gözleri bağlı dönüp duran bir at. Görevi sadece dolap beygiri olmak değil tabi bu atın. Sabah gün ağarmadan, şu anda yerinde bir park olan, Eminönü sahilindeki Sebze Hali’ne sebze taşıyan arabaya da sürülen bir emektar at…
Hani o “silah çıktı mertlik bitti” deyişi gibi, benzinli su motoru gelince kim bilir kime satılan emektar at…
Civardaki diğer bostanlar arasında imece ile hazırlanan “saz” stoku. Bu “saz” bildiğimiz, sazlıklarda büyüyen sazlar…
Her bahçıvan kendi ihtiyaçları kadar saz alır ve gündüzden ıslatır. Akşam evvelce çekilen sıra kurasına göre bir bahçıvanın evinde ananevi “saz kesme” imecesi…
Ortaya bir naylon örtü, üzerine ıslak ıslak sazlar atılır, her gelenin elinde bir falçete, ama bilenerek elde hazırlanmış bir falçete.
Şu artık her yerde olan kalitesiz Uzak Doğu malı bir falçete değil. Üzerinde emek olan, özenle hazırlanmış, hatta uzun yıllar da saklanmış ve zamanı geldiğinde tekrar bilenmiş bir “emektar” alet.
Odada çepçevre erkekler ve tabi de çocuklar, bu sazları üçe yarıp, demet demet topluyorlar.
Bu demetler zamanı geldikçe tekrar havuzda ıslanacak ve başta maydanoz olmak üzere sebzeleri hale götürmek için bağlamakta kullanılacak.
Şarkılar, türküler, fıkralar, çocukların dışarı çıkarıldığı fıkralar, çaylar, börekler ve sevgi paylaşımı…
Tabi ki herkes kendi sazını birkaç günde kesip saklardı ama dedik ya “imece”, toplanma, paylaşım… Sevgi paylaşımı, dertlerin de konuşulduğu bir "Dostlar Meclisi". Maksat muhabbet...
Evet, bunda da zamanla mertlik bitti! Saz yerine evvela ince sicim, sonra da plastik malzeme kullanılmaya başlandı. “Dostlar Meclisi” kapandı. Tabi bir anane de bitti
Sarımsak kırma da buna benzer ama daha dar kapsamlı bir imeceydi. O da sonra hazır gelmeye başladı. Kırılmış, dikilmeye hazır. Bu da yitti gitti.
İncir ağacından düşen bir yerini kırar derler. İnanmayın ben çok düştüm, sakat bir yerim de yok. Şekilde görüldüğü gibi…
Bostanımızda; İstanbul’da tek olan birkaç incir çeşidi de vardı. Mesela: Mürekkep İnciri… Zamanla onlar da kurudular ve gittiler.
Bir dut vardı. Çok garip bir ağaç… Dutlar nispeten bodur olurlar. Bu almış başını göğe doğru uzanmış. Tabi bırakılır mı böyle? Hemen üzerine bir ağaç ev, gecekondu misali... Ama ne keyif o oradan çevreyi seyretmek, anlatılmaz bir duygu. Sanki Robinson misali...
Bir ara kümes hayvanlarına hırsız dadandı. Her gece birkaç tavuk yok oluyor. Belli civardan ama pusuya yatıyoruz gelen olmuyor.
Eeee bugünün elektronikçisi devreye girdi tabi… Bir lambalı radyonun besleme transformatörü ile 500 volt kadar bir elektrik tellere bağlandı. Bir gece bir çığlık... Ama ne çığlık... Koştuk hemen.
Tabi kaçmış köftehor… Olsun elektrik vermeye devam. Ama bir gece çığlıklar tavuklardan gelmeye başladı. Yağmur yağmasaydı, o gece tüm tavuklar yüksek voltajda telef olmayacaktı. Tabi bu günün elektronikçisini ortada bulmak çok zor oldu…?
Domates! Öyle bir kokar ki dalında, tarif edilemez bir kokudur. Dalından kopar, gömleğinin koluna sil ve ye. Hiç bir şey olmaz inanın.
Domatesler arasında temiz bir gömlekle dolaşmaya gör. Rengin yemyeşil olur. Domates dallarının kendi doğal boyası bu… Tabi valideden de kirlenen gömlek için yenen sopa... Domates üstü dayak…
Mevsim biter, domatesler sökülür. Tabi yeşil olanlar turşuluk. Biz çok azını satardık bunların. Tenekelerle turşu kurulur ve tüketirdik.
Balkondaki meşe fıçıya da kendi lahanalarımızdan basılan lahana turşusu... 365 gün turşu yemek... Sabah, öğle, akşam… Hatta yatmadan ve de çaktırmadan yenenler de var…
Asitsiz yapılan turşu çok faydalıdır derler. Tavsiye ederim... Beni tanıyanlar bilirler. Tatlı sevmem fazla. Tatlı ikram etmek isteyenlere espri yapar, “turşu yok mu?” derim.
Yenikapı ne güzeldi. Sahilden tutulan balıklar, bahçede kurutulan “çiroz”lar. Hatta torik zamanı kurulan “lakerda”. Tenekelerce hem de…
Çek bir taze soğan bostandan, koy lakerdalı ekmeğin arasına....Offf be... Tabi taze soğan, kuru ekmekle de ne güzel gider...
Sabah gün ağarmadan, hale giden büyüklerin yanında gitmek için yalvarırdık. Ama sebep başka tabi… Pizza da neymiş? Halin karşısında yuvarlak hamur içinde sucuklu, kıymalı, domatesli açık pide. Hadi be pizzacılar! Siz o pidelerden yemediniz biliyorum.
Haa, bir de sırık satın alma turları var. Domates ve fasulye için kullanılan sırıkları almak için kamyon kiralanır ve ta Beykoz köylerine kadar seyahat. Tabi kamyon kasasında…
Evet, bu gün kamyon kasasında seyahat yasak ama siz o gün ne keyifti bu bilir misiniz? Bu güzel yollar, otobanlar da o zaman yok tabi, sanki şehirlerarası seyahate çıkmışız gibi…
Bunlar; bir yaşam öyküsünden çok az kesitler… Bu kadar kısa da olur, yazarsan 500 sayfalık bir kitap da olur…
Peki, bu bostan nerede? Yenikapı İstasyonu’ndan görülen metro kazısının olduğu yer. Hani şu arkeolojik kazı yapılan yer.
Bilenleriniz mutlaka vardır, onlara sormuyorum. Siz susunuz lütfen!
Bir bostanda büyümek…
Nasıldır bilir misiniz?
Bojidar Çipof


